Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazartesi, Şubat 01, 2010
Perşembe, Ocak 28, 2010
Kazım Karabekir........
Şark cephesi komutanı, Milli mücadele kahramanı ve siyaset adamı Kazım Karabekir paşa 1882 yılında İstanbul Kocamustafapaşa’da doğmuştur. Ailesi Karaman’ın Gafariyat (şimdiki ismi ile Kazım Karabekir ilçesi) kasabasındandır. Okul hayatına babasının görevi sırasında doğu illerinde mahalle mekteplerinde başlamıştır. Daha sonra Fatih Askeri Rüştiyesinden ve Kuleli Askeri idadisinden mezun olmuştur. 1900 yılında Pangaltı harbiye mektebi’ne girmiştir. Burada Almanca ve Rusça dersleri almış, 6 Aralık 1902 günü “piyade teğmeni” rütbesiyle, sınıf birincisi olarak mezun olunca kurmay sınıfı’na ayrılmıştır.
Erkan-ı harbiye mektebi’ne ( harb akademisi’ne ) devam eden Karabekir, 1905 yılında bu okuldan da birincilikle mezun olmuş ve “altın maarif madalyası” ile ödüllendirilmiştir.
Okul idaresi gösterdiği başarı nedeniyle kendisinden öğretmen olarak okulda kalmasını istemiştir. Ancak Karabekir paşa bunu kabul etmeyip Manastır’da 3. ordu süvari topçu ve piyade bölük komutanlığında göreve başlamıştır. Burada birçok kere Rum ve Bulgar çeteleriyle uğraşmak zorunda kalmış Bulgarlarla yapılan büyük bir çarpışmadan sonra
Kolağası (önyüzbaşı) rütbesine yükseltilmiştir. Manastır ve İstanbul’da ittihad ve terakki cemiyetlerinin ilk merkezlerinin kuruluşunda bulunmuştur. Meşrutiyetin ilanından sonra Edirne’de 3. fırka erkânı harpliğine getirilmiştir. 31 Mart olayı üzerine hareket ordusu ile İstanbul hareketine katılmıştır. Kazım Karabekir, mağlubiyetle sonuçlanan balkan savaşı sırasında Edirne 10. tümen kurmay başkanı idi. Bulgarların Edirne’yi kuşatmaları sırasında Ordu kumandanı Şükrü paşa ile birlikte büyük fedakârlıklarla uzun süre düşmana karşı koymuştur. Fakat açlık ve cephanesizlikten dolayı 22 Nisan 1913 günü esir düşerek
Sofya’ya gönderildi. 21 Temmuz 1913’te Edirne’yi geri alışımızdan sonra
Bulgaristan ile imzalanan İstanbul antlaşması’yla Sofya’daki esaretten kurtulup
İstanbul’a gelmiştir. 1914’te başlayan 1. dünya savaşı’na Kaymakam rütbesiyle iştirak eden Karabekir, Çanakkale muharebesinde Fransızlara karşı kerevizdere’de kazandığı başarı üzerine Miralaylığa (albaylığa) terfi etmiştir. Daha sonra alman mareşali Graf Von der Gotz paşa’nın Kurmay başkanı olarak ırak’a gitmiş ve mareşalin ölümünden sonra 18. kolordu komutanı olmuştur. Bağdat muharebesinin sonuna kadar bu görevde kalmıştır. 1917 yılı başlarında Diyarbakır mıntıkasındaki 2. kolordu komutanlığına naklolmuştur. Bu arada 2. ordu komutanlığı vekâletini yapmıştır. 1. Kafkas kolordu kumandanı olan Kazım Karabekir elindeki az askere ve silaha rağmen 18 Şubat 1918’de Erzincan’ı, 12 Mart 1918’de Erzurum’u ve daha sonra da Sarıkamış ve Kars’ı Ermenilerden tamamen temizlemiştir. Başarılarının sonucu olarak birçok madalya almış ve Tuğ - Tümgeneral (mirlivalığa) rütbesine yükseltilip paşa olmuştur.15 Mayıs 1918’de Gümrü şehrini işgal edip, Ermeni çete ve askerlerini çatışmalarda yenerek barışa zorlamış, sonucunda da Batum antlaşmasını imzalatmıştır.
Bundan sonra Tebriz’e hareket ederek İran Azerbaycan’ından İngiliz kuvvetlerini çıkartmaya muvaffak olmuştur. Mütarekeden sonra erkân-ı harbiye umumiye reisliğine İstanbul’a çağrılmıştır. Karabekir, İstanbul’da görev alarak pasif hale gelmenin, Vatanın karşılaştığı felakete seyirci kalmak demek olduğunu ve genç komutanların Anadolu’ya ordularının başına gönderilmesi zaruretini ve kendisinin de doğuya tayin olunmasını, ilgililere telkin ve teklif etmiştir. Bu arada, milli mücadeleye girişmek isteyen Mustafa Kemal paşa ile Şişli’deki evinde yaptıkları görüşmeler, büyük tarihi değer taşımaktadır. Vatan kurtuluşunda müspet bir hizmet başarabilmenin ancak hep birlikte Anadolu’ya geçmekle mümkün olacağına inanan Karabekir, Tayin edilmiş olduğu Tekirdağ’daki 14. kolordu komutanlığından doğudaki orduya verilmesini sağlanmıştır. Kazım Karabekir, 24 Şubat 1919’da Erzurum’daki 15. kolordu’nun başına geçmesi gerektiği emrini almış ve amacına kavuşmuştur.
19 Nisan’da gemiyle Trabzon’a ulaşan Karabekir paşa Muhafaza – i hukuk heyeti üyeleriyle görüşmüş ve onların kendisine bağlanmalarını sağlamıştır. Trabzon’dan ayrıldıktan sonra ise Erzurum’a geçen Karabekir, buradaki müdafaa – i hukuk heyeti’nin üyeleriyle görüşmüştür.
Müdafaa– i hukuk heyeti onun emirlerinden çıkmayacağını belirtince halka moral kazandırmak ve durumdan haberdar etmek için mitingler ve görüşmelerde bulunmuştur.
Bu görüşmelerde üzerinde önemle durduğu konular şunlardır:
Tüm şartları zorlayarak silahlanmayı sağlamak ve yurttan düşmana kesinlikle silah veya cephane yardımı yapılmasını engellemek; ermeni propagandalarına inanmamak;
Erzurum’da doğu illeri temsilcilerinden oluşan büyük bir kongre toplamak.
İzmir’in işgali ile beraber kongre önerisi kabul edilmiş ve 30 Mayıs 1919’da her tarafa davetiyeler yazılmıştır. Bu sıralarda Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919’da samsun’a çıkmıştır ve hemen Kazım Karabekir ile temasa geçmiştir. Erzurum kongresi’nin toplanma kararını öğrenen Mustafa Kemal bunu takdir ettiğini Kazım Karabekir’e telgraf ile bildirmiştir. Ayrıca 22 Haziran’da Amasya genelgesi’ni yayınlayarak kongrenin toplanacağını yurdun dört bir yanına bildirmiştir. Böylece kongre yöresel değil de ulusal önem kazanmıştır.
Bu olay üzerine, Mustafa Kemal’in Anadolu’daki eylemlerinden çekinen İstanbul hükümeti İngilizlerin baskıları sonucu, paşa’yı İstanbul’a çağırmıştır. Bu emre Mustafa Kemal’in şiddetle karşı çıkması üzerine İstanbul hükümeti kendisini tutuklamak için Kazım Karabekir paşa’yı görevlendirmiştir.
Bunun sonucu ulusun geleceğini etkileyen çok önemli bir olay yaşanmıştır:
Mustafa Kemal tutuklanmayı beklemektedir.
Karabekir paşa odaya girerek Mustafa kemal paşa’yı saygıyla selamlar ve şunları söyler:
"kumandamda bulunan zabitan ve efradın hürmet ve tanzimlerini arza geldim.
Siz bundan evvel olduğu gibi bundan böyle de muhterem kumandanımsınız.
Kolordu komutanına mahsus araba ile maiyetinize bir takım süvari getirdim.
Hepimiz emrinizdeyiz.”
Mustafa kemal Karabekir’in boynuna sarılarak bu eski arkadaşını birkaç kez öper.
Kurtuluşun yıldızı o gün Erzurum’daki tarihi konakta parlamıştır. Bu olaydan sonra da Kazım Karabekir ile Mustafa Kemal arasındaki haberleşme düzenli olarak devam etmiştir.10 Temmuz’da toplanan Erzurum kongresi’nin Türk Milli mücadelesi’ndeki yeri ve önemi çok büyük olmuştur. Bu kongrenin temsil heyeti’ne seçilen Karabekir, Sivas kongresi çalışmalarını da yakından takip etmiş ve kongrenin aldığı kararları desteklemiştir. Milli mücadele hareketi boyunca Edirne milletvekili ve doğu cephesi komutanı olarak görev yapmıştır. 1920’de Ermenilerce işgal edilen doğu illerini geri aldıktan sonra
31 Ekim 1920’de Ferikliğe (korgeneralliğe) yükseltildi. 2 Aralık 1920’de Ermenilerle Gümrü anlaşmasını imzaladı. Rus ve Kafkasya hükümetleri ile yapılan Kars antlaşmasına ait görüşmeleri Ankara Hükümeti murahhas heyeti başkanı olarak başarıyla sonuçlandırdı.
Doğudaki başarının ardından batı Anadolu’daki orduların başarılarını sağlamak üzere,
Doğudaki ordunun büyük kısmının askeri güç ve mühimmatını Mustafa Kemal’in ordusuna sevk etti. Karabekir doğuda bulunduğu sürece askeri ve siyasi alandaki başarılarının yanı sıra, eğitim sahasında da çok büyük hizmetler yapmıştır. Ermenilerce katledilen ailelerin yetim yavrularına gerçek bir baba olmuş 4000 erkek 2000 kız evladı sefaletten kurtarmış ve vatana faydalı meslek sahibi bireyler haline getirmiştir. Çocukların eğitiminin yanı sıra halkın eğitimi ile de uğraşmıştır. Erzurum ve Sarıkamış’ta okullar kurmuştur. 21 Kasım 1923'de "milli mücadelemizde siyasi ve savaş yararlılığı" görülenlere verilen yeşil ve kırmızı şeritli İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiştir. Zafer’den sonra 1. ordu müfettişliğine tayin olunmuş,
Meclisin 2. devresinde İstanbul milletvekili olarak bulunmuştur.
1924 yılında, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cafer Tayyar Eğilmez ve arkadaşları ile Cumhuriyet devrinin ilk muhalefet partisi Terrakki Perver Cumhuriyet Fırkasını kurmuşlardır. Karabekir partinin başkanlığına seçilmiştir. Ancak adı geçen parti bir süre sonra kapatılmıştır. Kazım Karabekir paşa, ertesi yıl 22 Haziran 1926’da İzmir suikastında rolü olduğu ileri sürülerek Ankara’da tutuklanıp İzmir’e götürülmüştür. Suikastı araştırmak amacıyla kurulan istiklâl mahkemesi’nde idamla yargılanmıştır. Fakat 23 Temmuz’da söz konusu olayla bir ilgisi olmadığı anlaşılarak, mahkeme üyelerinin oy birliği ile beraat etmiştir.
1927’de emekli edilen Kazım Karabekir 1938 yılına kadar Erenköy’deki bugün müze olan köşkünde inzivaya çekilmiştir. Eserlerini bu dönemde kaleme almıştır.1938 yılı sonunda İstanbul milletvekilliğine seçilmiş 6.,7. ve 8. dönemlerde İstanbul milletvekilliği yapmıştır.
5 ağustos 1946 tarihinde TBMM başkanlığına seçilmiş 26 ocak 1948’de bu görevdeyken vefat etmiştir
bazı kaynaklara göre terrakki perver cumhuriyet fırkasının
kapatılmasının nedeni şeyh sait isyanında rolü olduğu sebebiyledir.
eski türkçe: terakki perver cumhuriyet fırkası
güncel türkçe: ilerici cumhuriyet partisi
kazım karabekir 1927 yılında emekli edilmiş ve milletvekilliği 2. dönem sonunda bitmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatına kadar siyasete girmemiştir.
Bu dönemde 84 kişilik şüpheliler listesinin başında yer aldığı bazı kaynaklarda yer almaktadır.
Uğur Mumcu Kazım Karabekir anlatıyor adlı eserinde şöyle demektedir..
"her devrim catışmalar ve çalkantılar içinde oluşur. bu çalkantı ve çatışmalar
devrimcileride karşı karşıya getirir.
mustafa kemal ve karabekir paşa ulusal kurtuluş savaşımızı kesin utkuya ulaştıran
iki eski dost iki eski arkadaş iki eski asker ve iki eski devrimcidir.
yolları hilafetin kaldırılması ve cumhuriyetin ilanı ile ayrılmıştı"....
Kaynak: Kazım Karabekir vakfı.... Uğur Mumcu Kazım Karabekir anlatıyor.. vb kaynaklar
Salı, Eylül 22, 2009
Belene Kampı
Yıllardır üstü örtülmeye çalışılan sanki yokmuş gibi davranılan bir soykırımdan bahsediyoruz, Bulgaristan’ın ab sürecinde kabul ettiği, ölen Türklerin yakınlarına ve Belene’de çektikleri işkencelere rağmen sağ kalmayı başarmış, sürgüne gönderilmiş Türklere tazminat ödeyen Bulgaristan' dan bahdesiyoruz.
Belene’de çektiklerini kendisi anlatanlar, belene kampında babasını ziyaret eden bir kızın anlattıkları
1970–89 yıllarını kapsayan ikinci sosyalist dönem, Bulgaristan Türkleri açısından tam bir felaket dönemi olmuştur. Slav kültürüne sahip homojen bir Bulgaristan yaratmayı arzulayan faşist Bulgar yönetimi, bu planı önce teşvik ve psikolojik yöntemlerle denemiş; ancak bunun netice vermemesi üzerine kan ve katliamla gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bulgar hükümeti Bulgarlaştırma adı altında ülkede yaşayan 1,5 milyon Türk, Pomak ve çingenelere karşı bir asimilasyon kampanyası başlattı. Ülkede yaşayan 310 bin Türk’ ün isimleri polis zoruyla Bulgar isimleriyle değiştirildi. Türkçe eğitim veren okullar, üniversitedeki Türk filolojisi bölümleri, Türkçe gazeteler ve camiler devlet emriyle kapatıldı. Çocukların sünnet ettirilmesi yasaklandı. Çocuklar bu yasağa rağmen sünnet ettirilip ettirilmediğini kontrol edilmek için zorla sağlık merkezlerine gönderildi. Mezar taşlarının üzerindeki Türkçe isimler yüzünden mezarlar yıkıldı, talan edildi. Türklerin Türk motifli giysiler giymeleri yasaklandı. bu baskılara dayanamayıp protesto gösterileri yapan Türklerin üzerine askeri birliklerince ateş açıldı. Bulgarca isim almaya karşı çıkan Türkler Belene’deki toplama kampına gönderildi..
Konunun duyulması üzerine Türkiye, Bulgar hükümeti ve uluslararası kurumlar nezdinde her türlü girişimde bulunmuş ve soydaşlarının haklarını korumaya çalışmıştır. Ancak tüm bu çabaların neticesi geciktikçe gecikmiş ve nihayet beş yıl aradan sonra 1989'da yeniden büyük bir soydaş kitlesi Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçmüştür.
23 Haziran 1986 tarihinde insan hakları komisyonu Helsinki izleme komitesi, Bulgaristan’da 1.500 Türk’ün öldürülüp cesetlerinin tuna nehri'ne atıldığını, 1.500 Türk’ün de belene adası'na sürüldüğünü açıklamıştır. Ancak 86dan sonra da belene de ölümler devam etmiş belenden kurtulanlarsa sürgüne gönderilmiştir.
.......................
Mehmet Alev balgöç dergisindeki yazısında1985 deki soykırımla ilgili olarak;
kendilerini en insancıl rejimi (bkz: komünizm) kurmaya adayan bu zatlar, nasıl olup da bir azınlıkların üzerine böylesine gaddarca yürüyorlardı!
Bundan 21 yıl önce dünyaya gelmiş çocuklar, o kara kışı hatırlamıyorlar. Ancak, anneleri hatırlar. “yılbaşı sofralarına oturmadık! Her an kapımıza silahlı bir grup gelebilirdi. Vatan cephesi adına, politbüro adına... Yediğimiz lokmaları yutmadık. Bundan böyle senin adın ivan, senin adın mariya, senin adın toço...”
......................
(yazarın notu)ve ben tam 21 yaşındayım, adımı anneanemin ölen annesinin ismiyle(bir Türk ismi tabii ki) aynı koymayı planlayan ailem, bir Bulgar ismi koymak zorunda kalıyor.
......................
Mehmet Türker ise 1984 yılı sonunda hükümetin politikasını desteklemediği için tutuklanıp belene kampı'na sürüldü. Bu kampta tam 485 gün kaldı. Kurtuldum diye sevindiği an bir yıl daha bobovdol kasabasındaki tutukevinde cezalandırıldı ve 16 ay da dragoviştitsa köyüne sürgünde kalan Mehmet Türker beleneyle ilgili anılarında
"bu asrın sonunda bu tutuklamalar, kurşuna dizme olayları patagonya'da değil, bir Avrupa ülkesi Bulgaristan’da yaşanıyordu. Bundan böyle ben Mehmet, ağabeyim Ahmet, kız kardeşlerim de Emine, Fatma, Hayriye olmayacaklardı". jivkov rejiminin Türklere yaptığı bu hakaret ve işkenceyi şair Ömer Osman Erendoruk s.o.s. veya üçüncü mezar destanında şöyle ifade ediyordu
Türkçe söylemek yasak, Türkçe yürümek yaya,
Türkçe işitmek yasak, Türkçe bakmak dünyaya,
Türkçe sevinmeyecek, Türkçe gülmeyeceksin,
alnından akan teri Türkçe silmiyeceksin.
Türkçe bağlamak yasak ayakkabı bağını,
Türkçe ayırmak yasak solunu ve sağını,
sofrada ekmeğini Türkçe dilmeyeceksin,
Türkçe yaşamayacak, Türkçe ölmeyeceksin..
----------------
bu Bulgarların Türklere yaptığı ilk soykırım hareketi değildi 1944 yılındaki soykırım hareketinde ise 110 000 Türk’ün öldürüldüğü kabul edilmiştir.. o dönemde belene kampına alınan embiya çavuş o günlerden şöyle bahsediyor; belene, yılan, çiyan dolu bataklık bir adaydı. Komünistler, muhaliflerini ve türkleri oraya sürüp yok ediyorlardı. Açlık, çıplaklık ve dayaktan öldürdükleri insanların araba araba cesetlerini domuzlara yediriyorlardı. Buz kütleli sular Belene’yi basıp domuzlar sürüklenince insanlar domuzlara yem olmaktan kurtuldu. Fakat bu sefer öldürülen insanlar tuna’ ya atılmaya başlandı. Belene kampından sağ kurtulan Bulgar vasil lilov kazanski, “ölüm kampı belene” adlı kitabında, “dışarıdan ne kadar mahkum gelirse o kadar mahkum öldürülecek” emri gereği 110 bin kişinin öldürüldüğünü söylüyor
`komünistler Türk okullarını kapattılar, Türkçeyi yasakladılar`
“1944’den önce 2 milyondan fazla Türk’ün yaşadığı Bulgaristan’da, Türk okullarında eğitim Türkçe ve Bulgarca yapılmaktaydı. Komünizmden önce Osmanlı zamanında kurulmuş okul, cami ve müftülüklerin yan gelirleri ve kaynakları, arazi ya da binaları vardı. Ama komünistler bunların tümünü, yönetime gelir gelmez devletleştirdiler. Daha sonra da Türk okullarını kapatıp Türkçeyi yasakladılar. Sonra da mahkumiyet devri başladı.”
Nazım hikmet’e verilen rol
“1944’te, komünizmin balkanlara gelmesi, komünizm perdesi ardında panslavizmin bölgeye yerleşmesi olacaktı daha ilk adımda göçler başladı. Dünya kamuoyunda komünizme karşı kötü imaj oluşturması endişesiyle bu göçleri durdurmaya karar veren Moskova, Rusya’ya iltica eden nazım hikmet’i devreye soktu. Nazım; Bulgaristan’da yaşayan Alevilerin arasında yaptığı konuşmada, “göçü durdurun. Burada okuyup tahsil yaptıktan sonra hep birden Türkiye’ye gideceğiz” dedi. Kapanmış olan Türk okulları açıldı. Türkçe eğitim başladı. Üniversite ve başka Türk okulları açıldı. Bu okulların öğretmenleri genelde Azerbaycanlıydı. Moskova’nın amacı Bulgaristan Türkleri arasından yetiştirdiği kadroları Türkiye’yi komünistleştirme planında kullanmaktı, ama geri tepti. Bulgaristan okullarında yetişenler, üniversite tahsili yapanlar da dahil komünist değil Türk milliyetçisi oldu.”
todor jivkov
Embiya çavuş– “azılı bir diktatör olan jivkov, sırtını moskova’ya dayayarak, Türk halkını köy ve şehir meydanlarına topladı. Beyaz adamın Kızılderililere yaptığını yaptı. “siz bugünden itibaren Türk değilsiniz. Atalarınız, dragan, petkan, maria, irina’dır” deyip ellerine Slav kimlikleri verildi. Dünya da, “kendi rızası ile soyuna dönme” açıklaması ile aldatılmaya çalışıldı. Asimilasyon hızlanmıştı. jivkov, daha da ileri gidecekti ama beklenmedik bir şekilde çöktü. Bir milletin yok edilmesi için tarihi eserlerin ortadan kaldırılması gereklidir. jivkov, buldozerlerle mezarlıkları, camileri ve köprüleri yıkmaya başlamıştı ama kremlin düştü. Ben, balkanları ve bulgaristan’ı tanıdığım gibi türk dünyasını da tanırım. 1944’te, Şumnu’da 43 camii vardı. Mescitleri ve tarihi binalarının hesabı olmayan bu tarih dolu şehir Bulgaristan’ın İstanbul’uydu. Asimilasyon sonunda, 1989’da, ayakta, bir tek tombul camii kaldı. o da birleşmiş milletler koruma altına aldığı için kaldı.
Komünizm çökmeseydi Bulgaristan’da ne Türk, ne Müslüman kalmazdı. Balkanlardaki Slavların, Türk insanına karşı olan tarihi düşmanlığı sürüp gidecektir.
16 yıl hapiste kaldım. Tonlarca kitap yazılabilecek bu konunun detayına girmeden önce komünist sistemdeki hapislik ve kamplardaki şartların ne kadar insanlık dışı ve işkencelerle dolu olduğunu bilmek lazım. Komünist sistemin anlayışına göre siyasi mahkûm olamaz. Zira bu sistem eşitlik ve sosyal adaletli olduğu için insana baskı yapmazmış(!). komünist parti kararı tek karardı. Hapishanelerde hücre sistemi olup günde 250 gr siyah ekmek, 250 gr da bulaşık suyu verilirdi. Siyasi suçlu isen dışarı ile irtibat kurman yasaktır. Şartlı olarak salındığımda daha geride 101 yıl hapis cezam vardı
1956 yılında, birleşmiş milletler elde ettiği istihbaratlarla Bulgaristan’ı sert bir şekilde kınayarak belene kampının kapatılmasını istedi. böylece orada hayatta kalmayı başaranlar, kamptan kurtuldular..
--------------
30000 kürt 1000000 ermeni diye kıçını yırtanlar neden hiç 110000 Türk’ten bahsetmezler acaba. neden Türk olunca soykırımı görmezden geliyor ab.. ya da Bulgaristan’ın "evet yaptık" deyip karşılığında tazminat ödediği bu soykırımdan kaç Türk’ün haberi var..??????
Alıntı: ekşisözlük
Yazının kaynağı olarak ekşisözlük verilmiş ancak yazıyı orda bulamadım. Yazının adresi burasıdır http://forum.donanimhaber.com/m_33314854/mpage_1/key_//tm.htm#33315765 (Cengiz Üregen)
Belene’de çektiklerini kendisi anlatanlar, belene kampında babasını ziyaret eden bir kızın anlattıkları
1970–89 yıllarını kapsayan ikinci sosyalist dönem, Bulgaristan Türkleri açısından tam bir felaket dönemi olmuştur. Slav kültürüne sahip homojen bir Bulgaristan yaratmayı arzulayan faşist Bulgar yönetimi, bu planı önce teşvik ve psikolojik yöntemlerle denemiş; ancak bunun netice vermemesi üzerine kan ve katliamla gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bulgar hükümeti Bulgarlaştırma adı altında ülkede yaşayan 1,5 milyon Türk, Pomak ve çingenelere karşı bir asimilasyon kampanyası başlattı. Ülkede yaşayan 310 bin Türk’ ün isimleri polis zoruyla Bulgar isimleriyle değiştirildi. Türkçe eğitim veren okullar, üniversitedeki Türk filolojisi bölümleri, Türkçe gazeteler ve camiler devlet emriyle kapatıldı. Çocukların sünnet ettirilmesi yasaklandı. Çocuklar bu yasağa rağmen sünnet ettirilip ettirilmediğini kontrol edilmek için zorla sağlık merkezlerine gönderildi. Mezar taşlarının üzerindeki Türkçe isimler yüzünden mezarlar yıkıldı, talan edildi. Türklerin Türk motifli giysiler giymeleri yasaklandı. bu baskılara dayanamayıp protesto gösterileri yapan Türklerin üzerine askeri birliklerince ateş açıldı. Bulgarca isim almaya karşı çıkan Türkler Belene’deki toplama kampına gönderildi..
Konunun duyulması üzerine Türkiye, Bulgar hükümeti ve uluslararası kurumlar nezdinde her türlü girişimde bulunmuş ve soydaşlarının haklarını korumaya çalışmıştır. Ancak tüm bu çabaların neticesi geciktikçe gecikmiş ve nihayet beş yıl aradan sonra 1989'da yeniden büyük bir soydaş kitlesi Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçmüştür.
23 Haziran 1986 tarihinde insan hakları komisyonu Helsinki izleme komitesi, Bulgaristan’da 1.500 Türk’ün öldürülüp cesetlerinin tuna nehri'ne atıldığını, 1.500 Türk’ün de belene adası'na sürüldüğünü açıklamıştır. Ancak 86dan sonra da belene de ölümler devam etmiş belenden kurtulanlarsa sürgüne gönderilmiştir.
.......................
Mehmet Alev balgöç dergisindeki yazısında1985 deki soykırımla ilgili olarak;
kendilerini en insancıl rejimi (bkz: komünizm) kurmaya adayan bu zatlar, nasıl olup da bir azınlıkların üzerine böylesine gaddarca yürüyorlardı!
Bundan 21 yıl önce dünyaya gelmiş çocuklar, o kara kışı hatırlamıyorlar. Ancak, anneleri hatırlar. “yılbaşı sofralarına oturmadık! Her an kapımıza silahlı bir grup gelebilirdi. Vatan cephesi adına, politbüro adına... Yediğimiz lokmaları yutmadık. Bundan böyle senin adın ivan, senin adın mariya, senin adın toço...”
......................
(yazarın notu)ve ben tam 21 yaşındayım, adımı anneanemin ölen annesinin ismiyle(bir Türk ismi tabii ki) aynı koymayı planlayan ailem, bir Bulgar ismi koymak zorunda kalıyor.
......................
Mehmet Türker ise 1984 yılı sonunda hükümetin politikasını desteklemediği için tutuklanıp belene kampı'na sürüldü. Bu kampta tam 485 gün kaldı. Kurtuldum diye sevindiği an bir yıl daha bobovdol kasabasındaki tutukevinde cezalandırıldı ve 16 ay da dragoviştitsa köyüne sürgünde kalan Mehmet Türker beleneyle ilgili anılarında
"bu asrın sonunda bu tutuklamalar, kurşuna dizme olayları patagonya'da değil, bir Avrupa ülkesi Bulgaristan’da yaşanıyordu. Bundan böyle ben Mehmet, ağabeyim Ahmet, kız kardeşlerim de Emine, Fatma, Hayriye olmayacaklardı". jivkov rejiminin Türklere yaptığı bu hakaret ve işkenceyi şair Ömer Osman Erendoruk s.o.s. veya üçüncü mezar destanında şöyle ifade ediyordu
Türkçe söylemek yasak, Türkçe yürümek yaya,
Türkçe işitmek yasak, Türkçe bakmak dünyaya,
Türkçe sevinmeyecek, Türkçe gülmeyeceksin,
alnından akan teri Türkçe silmiyeceksin.
Türkçe bağlamak yasak ayakkabı bağını,
Türkçe ayırmak yasak solunu ve sağını,
sofrada ekmeğini Türkçe dilmeyeceksin,
Türkçe yaşamayacak, Türkçe ölmeyeceksin..
----------------
bu Bulgarların Türklere yaptığı ilk soykırım hareketi değildi 1944 yılındaki soykırım hareketinde ise 110 000 Türk’ün öldürüldüğü kabul edilmiştir.. o dönemde belene kampına alınan embiya çavuş o günlerden şöyle bahsediyor; belene, yılan, çiyan dolu bataklık bir adaydı. Komünistler, muhaliflerini ve türkleri oraya sürüp yok ediyorlardı. Açlık, çıplaklık ve dayaktan öldürdükleri insanların araba araba cesetlerini domuzlara yediriyorlardı. Buz kütleli sular Belene’yi basıp domuzlar sürüklenince insanlar domuzlara yem olmaktan kurtuldu. Fakat bu sefer öldürülen insanlar tuna’ ya atılmaya başlandı. Belene kampından sağ kurtulan Bulgar vasil lilov kazanski, “ölüm kampı belene” adlı kitabında, “dışarıdan ne kadar mahkum gelirse o kadar mahkum öldürülecek” emri gereği 110 bin kişinin öldürüldüğünü söylüyor
`komünistler Türk okullarını kapattılar, Türkçeyi yasakladılar`
“1944’den önce 2 milyondan fazla Türk’ün yaşadığı Bulgaristan’da, Türk okullarında eğitim Türkçe ve Bulgarca yapılmaktaydı. Komünizmden önce Osmanlı zamanında kurulmuş okul, cami ve müftülüklerin yan gelirleri ve kaynakları, arazi ya da binaları vardı. Ama komünistler bunların tümünü, yönetime gelir gelmez devletleştirdiler. Daha sonra da Türk okullarını kapatıp Türkçeyi yasakladılar. Sonra da mahkumiyet devri başladı.”
Nazım hikmet’e verilen rol
“1944’te, komünizmin balkanlara gelmesi, komünizm perdesi ardında panslavizmin bölgeye yerleşmesi olacaktı daha ilk adımda göçler başladı. Dünya kamuoyunda komünizme karşı kötü imaj oluşturması endişesiyle bu göçleri durdurmaya karar veren Moskova, Rusya’ya iltica eden nazım hikmet’i devreye soktu. Nazım; Bulgaristan’da yaşayan Alevilerin arasında yaptığı konuşmada, “göçü durdurun. Burada okuyup tahsil yaptıktan sonra hep birden Türkiye’ye gideceğiz” dedi. Kapanmış olan Türk okulları açıldı. Türkçe eğitim başladı. Üniversite ve başka Türk okulları açıldı. Bu okulların öğretmenleri genelde Azerbaycanlıydı. Moskova’nın amacı Bulgaristan Türkleri arasından yetiştirdiği kadroları Türkiye’yi komünistleştirme planında kullanmaktı, ama geri tepti. Bulgaristan okullarında yetişenler, üniversite tahsili yapanlar da dahil komünist değil Türk milliyetçisi oldu.”
todor jivkov
Embiya çavuş– “azılı bir diktatör olan jivkov, sırtını moskova’ya dayayarak, Türk halkını köy ve şehir meydanlarına topladı. Beyaz adamın Kızılderililere yaptığını yaptı. “siz bugünden itibaren Türk değilsiniz. Atalarınız, dragan, petkan, maria, irina’dır” deyip ellerine Slav kimlikleri verildi. Dünya da, “kendi rızası ile soyuna dönme” açıklaması ile aldatılmaya çalışıldı. Asimilasyon hızlanmıştı. jivkov, daha da ileri gidecekti ama beklenmedik bir şekilde çöktü. Bir milletin yok edilmesi için tarihi eserlerin ortadan kaldırılması gereklidir. jivkov, buldozerlerle mezarlıkları, camileri ve köprüleri yıkmaya başlamıştı ama kremlin düştü. Ben, balkanları ve bulgaristan’ı tanıdığım gibi türk dünyasını da tanırım. 1944’te, Şumnu’da 43 camii vardı. Mescitleri ve tarihi binalarının hesabı olmayan bu tarih dolu şehir Bulgaristan’ın İstanbul’uydu. Asimilasyon sonunda, 1989’da, ayakta, bir tek tombul camii kaldı. o da birleşmiş milletler koruma altına aldığı için kaldı.
Komünizm çökmeseydi Bulgaristan’da ne Türk, ne Müslüman kalmazdı. Balkanlardaki Slavların, Türk insanına karşı olan tarihi düşmanlığı sürüp gidecektir.
16 yıl hapiste kaldım. Tonlarca kitap yazılabilecek bu konunun detayına girmeden önce komünist sistemdeki hapislik ve kamplardaki şartların ne kadar insanlık dışı ve işkencelerle dolu olduğunu bilmek lazım. Komünist sistemin anlayışına göre siyasi mahkûm olamaz. Zira bu sistem eşitlik ve sosyal adaletli olduğu için insana baskı yapmazmış(!). komünist parti kararı tek karardı. Hapishanelerde hücre sistemi olup günde 250 gr siyah ekmek, 250 gr da bulaşık suyu verilirdi. Siyasi suçlu isen dışarı ile irtibat kurman yasaktır. Şartlı olarak salındığımda daha geride 101 yıl hapis cezam vardı
1956 yılında, birleşmiş milletler elde ettiği istihbaratlarla Bulgaristan’ı sert bir şekilde kınayarak belene kampının kapatılmasını istedi. böylece orada hayatta kalmayı başaranlar, kamptan kurtuldular..
--------------
30000 kürt 1000000 ermeni diye kıçını yırtanlar neden hiç 110000 Türk’ten bahsetmezler acaba. neden Türk olunca soykırımı görmezden geliyor ab.. ya da Bulgaristan’ın "evet yaptık" deyip karşılığında tazminat ödediği bu soykırımdan kaç Türk’ün haberi var..??????
Alıntı: ekşisözlük
Yazının kaynağı olarak ekşisözlük verilmiş ancak yazıyı orda bulamadım. Yazının adresi burasıdır http://forum.donanimhaber.com/m_33314854/mpage_1/key_//tm.htm#33315765 (Cengiz Üregen)
Pazartesi, Eylül 21, 2009
Yunan Ayaklanması Günlerinde
Yunan Ayaklanması Günlerinde Mora’daki Türkler Nasıl Yok Edildiler?
Mora’da Rus-Grek Düzenleri
“Peloponez (Peloponisos)” adıyla da anılan Mora Yarımadası, ilkin Sultan Beyazıt I tarafından 1397′de Bizanslılardan alınarak kısmen Osmanlı İmparatorluğu’na bağlanıyor; Yunanistan’ın her yanında, Katolik Lâtinlerin zulmü altında inleyen Ortodoks Hıristiyan Grekler, 1460′da Mora’yı tümüyle fetheden Sultan II. Mehmet‘i bir kurtarıcı olarak karşılıyorlardı. 1698′de imzalanan Karlofça Antlaşması’yla, Osmanlılar, Mora’yı Venediklilere vermek zorunda kalıyor; ama 1718′de aktedilen Pasarofça Antlaşması’ndan sonra, Mora, yeniden Osmanlı egemenliğine geçiyordu. Yunanistan tarihi uzmanı olan ve şimdi hayatta olmayan Profesör Dr. Douglas Dakin, Unification of Greece, 1770-1923 (Yunanistan’ın Birleşmesi) adlı kitabında şöyle der:
“Mora’nın (Grek) sakinleri, yeniden kurulan Türk yönetimini Venediklilerin yönetimine tercih ediyorlardı, çünkü vergiler daha hafifti; yönetim daha az yetenekli olmakla birlikte daha ılımlıydı ve kâfir (yani Osmanlı), Roma Katoliğine oranla daha çok tolerans sahibi idi“
Osmanlılar Mora’da bir paşalık (vilâyet) kuruyor; 400.000 kadar Grek’in yaşadığı bu ilde, zamanla 50.000 kadar Türk ve öteki Müslüman da yaşam sürmeye başlıyordu. Grekler ve özellikle kentlerde yaşayanlar, tüm rahatlıklarına karşın Çar Deli Petro zamanında Ruslarla düzen çevirmeye başlıyor; Rus ajanlar Mora’yı dolaşarak halkı isyana kışkırtıyor ve Bizans İmparatorluğu’nun diriltilmesi için yapılan bu düzenler, İmparatoriçe II. Katerina döneminde de sürüp gidiyordu.
Fransız-Grek Düzenleri
1789 yılında patlak veren Fransız İhtilâli, Ortodoks Hıristiyan Rum toplum önderlerinden bazılarını oldukça etkiliyor; Rus Çarı ve ögeleriyle çevirmekte oldukları düzenlerde başarı sağlayamayan bu önderler, Napolyon Bonapart’ın sahnede belirmesi üzerine, ümitlerini Fransa‘ya aktarıyorlardı. O sırada Balkanlar’da dolaşmakta olan Fransız ajanlar, Grekleri durmadan kışkırtıyor; Fransız koruyuculuğu altında özerklik veya bağımsızlık sözleriyle onları çeliyorlardı. Napolyon’un saygınlığı Grekler arasında o kadar yayılıyordu ki, güney Mora’daki Mani bölgesinin Rum kadınları, onun resmini, evlerindeki putların koleksiyonuna ekliyorlardı.
Ancak, İngiliz orduları Başkomutanı Wellington Dük’ü, 1815 yılı Haziranında Napolyon’u Waterloo’da yenilgiye uğratınca, Grekler, ümitlerini yine Çarlık Rusyası’na bağlıyor; Çar I. Aleksander’in Rum asıllı dışişleri bakanı John (İoannis) Kapodistrias’tan yardım görmeyi ümit ediyor; dış ülkelerde gizli tedhiş ve ihtilâl örgütleri kurmaya, gazete ve dergiler yayınlamaya başlıyorlardı.
Grek İhtilâl ve Tedhiş Örgütleri
Bu örgütlerden Athena adlısı, Yunanistan’a, Fransa‘nın yardımıyla, Phoenix adlısı da Rusya‘nın yardımıyla bağımsızlık sağlamaya ümit ediyordu; ama, bu iki örgütten daha azılı ve hırslı bir örgüt olarak, 1814′te, Odesa’da, Filiki Eteria kuruluyor; aralarında Balkan Hıristiyanları da olmak üzere, tüm ‘Helenleri’ kapsayacak bir ayaklanma kışkırtmak için eyleme geçiyor; bu tedhiş örgütünün pençesi, 1818 yılı Ekim ayında Kıbrıs‘a kadar uzanıyordu. O tarihte, Eteria‘nın Mısır ve Kıbrıs gizli ajanı, Metsovolu Dimitrios İpatros, Kıbrıs‘a giderek, başpiskopos Kiprianos’u örgüte üye kaydediyor ve ondan maddi ve manevi yardım sözü alıyordu.
Yunan ayaklanmasının başlıca kışkırtıcıları, Yunanistan’ın dışında yaşayan ve Avrupa’daki akımlara benzer ulusçu bir akım yaratmak hevesine kapılmış olan “dış Helenler” (apodimi Ellines)’di. Ayaklanmayı ilk başlatan ve finanse edenler de onlardı. Ancak, Filiki Eteria,bu akımın öncülüğünü üstleniyor; her yana bir ahtapot gibi yayılıyor; Osmanlı İmparatorluğu’nda geniş kapsamlı bir ayaklanma plânlıyordu. O sıralarda adalar ve Mora’daki Rus konsoloslar, Grekler arasında düzen çevirerek onları ayaklanmaya kışkırtıyor; Greklere yurtseverlik duygusu aşılamaya çalışıyorlardı.
Ne var ki, ayaklanmanın öngünlerinde, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Rumlar gönenç ve dirlik içinde yaşam sürüyor; varlıklı ve eğitim görmüş olanlara devlet kapıları açılıyordu. İmparatorlukta Rumların çoğunlukta oldukları bölgelerde onların kendi belediyeleri, devletten müdahale olmadan çalışıyor; merkezi İstanbul’da bulunan Rum Ortodoks Patrikhanesi, İmparatorluğun yönetimine katılan imtiyazlı bir kuruluş haline geliyordu. Öyleyse Yunan ayaklanması niçin patlak verdi?
Sabırlı ve kararlı bir padişah olan II. Mahmut, yıllardan beri zayıflamakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden dinçleştirmek için eyleme geçince, Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa ile arası açılıyor; onun 1820′de padişaha karşı ayaklanması, Yunan ayaklanmasına da neden oluyordu. Ali Paşa’nın başkaldırmasından yararlanan Grek âsiler, Türklerin gücünü bölmek için ivedilikle harekete geçiyorlardı.
Başta vali Hurşit Paşa olmak üzere, Mora’daki Osmanlı yetkililer, Grekler arasındaki akımın farkına varınca, Tripolitsa kentinde toplanarak, yerel Grekleri, silâhlarını yetkililere teslime ve bazı Grek önderleri durumu kendileriyle görüşmek üzere, kişisel olarak Tripolitsa’ya gitmeye çağırıyorlardı. Ancak, bu Grek önderler, verilen emre karşı çıkıyor ve ayaklanmayı körüklüyorlardı.
Yunanlılar, Mora‘daki ayaklanmayı 6 Nisan 1821‘de şu sloganla başlatıyorlardı: “Mora’da tek bir Türk bırakılmamalıdır“. Âsiler, bu slogana tamamen uyacak ve tüm Türk ve öteki Müslümanları yok etmeye başlayacaklardır.
Yunan Ayaklanması Nasıl Başladı?
Ayaklanma şöyle başlamıştır: 1819′da Filiki Eteria‘ya üye kaydedilmiş olan Patras metropoliti Yermanos, Tripolitsa’ya gitmek için almış olduğu emirden kaygılanarak yola çıkıyor; bir dağ kenti olan Kalavrita’ya yakın Ayia Lavra manastırında konaklıyor; orada, kendisi gibi, ne yapacaklarına karar veremeyen öteki piskoposlarla buluşuyor; sonunda, Türklerin kendilerini hapse atacakları veya öldürecekleri yolunda bizzat bir mektup sahteleyerek orada bulunanlara okuyor; halkın arasında baş gösteren coşkudan yararlanarak, 6 Nisan 1821′de isyan bayrağını çekiyor ve Grekleri silâh altına çağırıyordu. Âsilerin ilk bayraklarının üzerinde, altı üste getirilmiş bir hilâlin veya kesilmiş bir Türk kafasının üzerinde bir haç’ı tespit ediyordu.
Metropolit, öteki piskoposlarla birlikte Patras’a dönerek, orak, sopa ve kamalar taşıyan ve sayıları gittikçe kabaran ayak takımı onlara eşlik ediyordu. Piskoposlar, geçilen her yerde, Grek güruhu, “dinsiz Müslümanları yok etmeye” kışkırtıyor; kleftes olarak anılan haydutlarla armatoli olarak anılan Grek uç bekçileri, dağlardan inerek Türk köylerini yağmalamaya başlıyorlardı. Çok geçmeden, ayaklanmanın elebaşları, âsiler üzerindeki etkilerini yitiriyor; tüm ülke, her yanı kasıp kavuran silâhlı âsilerin eline geçiyordu. İngiliz yazar William St. Clair’a göre, Grekler arasındaki bu “vahşice öç alma iştiyakı, çok geçmeden katletme zevkine dönüşüyordu“. David Howarth adlı başka bir İngiliz yazar da, “Grekler, bu cinayetleri işlerken, herhangi bir neden aramıyorlardı. Kan dökme şehvetine kapıldıkları için öldürüyorlardı” der. Bu sırada, Patras’taki Rus konsolosluğu, Filiki Eteria ile Mora’daki Eteria ajanları arasında yapılan yazışmaları kolaylaştırıyor; âsilerle Rus hükümeti arasında bağlantı kuruyordu.
Türkler Yok Ediliyor
1821 yılı Mart ayında, Mora’da 50.000′e yaklaşık Müslüman’ın yaşadığı tahmin edilir. Bunların arasında kadın ve çocuklar da vardı. Bir ay kadar sonra Grekler paskalyalarını kutlarken, Mora’da tek bir Müslüman kalmamıştı. Aralarından pek az sayıda kişi kaçarak, müstahkem kentlere sığınmışlarsa da, açlık çekmeye başlamışlardı. Her yanda öldürülen Türklerin gömülmemiş cesetleri çürüyordu. Yine İngiliz yazar St. Clair şöyle der: “Yunanistan’ın Türkleri pek az iz bıraktılar. 1821 yılı ilkbaharında ani olarak, tümüyle ve dünyanın haberi olmadan, yok edildiler“.
St. Clair şöyle devam eder:
“20.000′i aşkın Türk erkek, kadın ve çocuk, birkaç hafta süren boğazlamalar sırasında Grek komşuları tarafından katledildiler. Onlar kasten ve vicdan azabı duyulmadan öldürüldüler… Çiftliklerde veya tecrit edilmiş toplumlar halinde yaşayan Türk aileler, kısa bir sürede öldürüldüler; yakılan evleri, cesetlerinin üzerine yıkıldı. Olaylar başlayınca evlerini bırakarak en yakındaki kente sığınmaya çalışanlar da, Grek güruh tarafından yollarda öldürüldüler. Küçük kentlerde, Türkler, evlerine kapanarak kendilerini korumaya çalıştılar, ama pek azı kurtulabildi. Bazı yerlerde açlığa dayanamayarak, hayatlarının bağışlanacağına dair onlara söz veren âsilere teslim oldular, ama yine de öldürüldüler. Ele geçirilen Türk erkekler derhal öldürülüyor, kadınlarla çocuklar köle olarak âsilere dağıtılıyor, ama daha sonra onlar da öldürülüyorlardı.
Mora’nın her yanında, sopa, orak ve tüfeklerle silâhlı Grek âsiler, çevreyi dolaşarak öldürüyor, yağmalıyor ve ateşe veriyorlardı. Çoğu kez Ortodoks paapazlar, onlara önderlik ediyor ve bu sözde ‘kutsal’ eylemlerinde onları kışkırtıyorlardı“.
Rum Ortodoks Kilisesi’nin tarihini yazan İngiliz yazar Steven Runciman, kilisenin Basil (Vasili) gibi büyük babalarının, 1821′de Mora’da isyan bayrağını çeken piskoposların bu hareketinden tiksinti duyacaklarını kaydeder. Bu, Yunanlıların bağımsızlık veya kurtuluş savaşı değildi; Türklere ve öteki Müslümanlara karşı başlatılmış olan bir yok etme savaşıydı ve başlıca kışkırtıcılar, Rum Ortodoks Hıristiyanlardı.
Ayaklanma başlar başlamaz, Grek haydut Petros Mavromihalis, öteki adıyla Petrobey, çapulcularıyla birlikte dağlardan inerek, liman kenti olan Kalamata’ya giriyor ve Patras’taki güruhu gölgede bırakacak bir şekilde bütün Müslüman erkekleri öldürüyor; genç kadın ve çocukları köle olarak satıyordu. Bu “zaferi” kutlamak için kentteki ırmağın kenarında 24 papaz ayin düzenliyordu. Kalamata felâketini, Patras ve Livatya’daki bütün Müslümanların katli izliyordu.
Diri Olarak Ateşte Yakılan Türkler
Nisan ayında Hidra, Spetsa ve Psara adalarının Grek sakinleri âsilere katılıyor; Osmanlı bayrağını taşıyan gemilere saldırıyor; gemicileri yakalayarak öldürüyor veya denize atıyorlardı. Mekke’ye Hacca gitmekte olan birçok Müslümanları da yakalayarak öldürüyorlardı. St. Clair, Howarth ve Miller gibi İngiliz yazarların anlattıklarına göre, bir Türk gemisinin 57 tayfası yakalanarak, zafer çığlıkları arasında Hidra adasına götürülüyor ve orada, sahilde, diri olarak ateşte yakılıyorlardı.
Tesalya, Makedonya ve Halkidiki’de birçok Grekler ayaklanmaya katılıyor ve acımasızca Türklere saldırıyorlardı. Bazı bölgelerde âsi önderler, bütün Greklerin ayaklanmaya katılmalarını sağlamak amacıyla Türkleri kasten kırımdan geçiriyorlardı. Türk komşularını gaddarca öldüren alelâde Grek köylüler, bu ayaklanmayı dinsel yok etme olarak görüyor; onlara önderlik eden piskoposlarla papazlar da aynı görüş ve duyguları paylaşıyorlardı.
Monemvasia ve Navarin Kırımları
1821 yılı Ağustos ayında, sarılmış bulunan Monemvasia adlı küçük kentin Müslümanları, açlığa ve hastalığa dayanamayarak, âsilere teslim oldukları halde, gaddarca boğazlanıyor; bu olaylar, Batı Avrupa’da “liberalizmin ve Hıristiyanlığın bir zaferi” olarak ilân ediliyordu. Birkaç gün sonra, Navarin Müslümanları da aynı akıbete uğruyor; 2.000 ile 3.000 arası Müslüman öldürülüyordu. Türk kadınlar çıplatılarak altın eşya bulmak için üzerleri aranıyor; kurtulmak için denize atlayan bazı kadınlar suda vurularak öldürülüyor; Müslüman çocuklar, denize atılarak boğduruluyor; yavrular ise, annelerinden koparılarak, kayalara çarpmak suretiyle canlarına kıyılıyordu. Yarı çıplak ve korku içinde canlı tutulan Müslüman kız ve erkek çocuklar, daha sonra fahişe olarak satışa çıkarılıyor; bazıları aklını oynatmış bir halde yıkıntılar arasında dolaşıp duruyorlardı.
Çok geçmeden Mora’daki kentleri, surlar dışında başı kesik cesetlerin çürümesinden meydana gelen bir koku sarıyor; başıboş köpekler ve vahşi kuşlar, cesetleri parçalıyor; ölü dolu kuyulardaki sular zehirleniyor; veba salgını baş gösteriyordu. Her yanda, iskeletleşmiş ve korku içinde bulunan Müslüman genç kız ve erkek çocuklar, yarı çıplak biçimde inliyorlardı. Bu arada Navarin Grekleri, orada vuku bulan korkunç kırımı övünerek anlatıyorlardı. Greklerden birisi, 18 Türk’ü öldürdüğünü övünerek açıklıyor; başka birisi, 9 kadın ve çocuğu yataklarında bıçaklayarak nasıl öldürdüğünü anlatıyordu.
Bu acımasız katiller, kısa bir süre önce ırzlarına geçerek, kol ve bacaklarını kestikten sonra surlardan aşağı attıkları kadınların cesetlerini, Helen savına yardımcı olmak üzere Avrupa’dan gelmiş bulunan gönüllülere gururla gösteriyorlardı. Ama bu korkunç sahneler Avrupalı gönüllüler üzerinde iyi izlenim bırakmıyor, onlarda şok ve tiksinti duyguları uyandırıyordu. Almanyalı Lieber, gönüllüleri, hala hayatta olan ve ırzlarına tecavüz edilen bu kadınlara tasallût etmeye çağıran Grek âsilere karşı ne kadar nefret ve tiksinti duyduklarını anlatır.
Tripolitsa Kırımı
Mora’da Türk valinin ikamet ettiği ve 35.000 Türk, Arnavut, Musevi ve öteki sakinlerden oluşan Tripolitsa kentinde, 5 Ekim 1821′de yapılan ve iki gün süren kırım sonunda 10.000 kişi öldürülüyor; onların çoğunun kafaları kesilerek vücutları parçalanıyordu. Paralarını gizledikleri sanılan Müslümanlara işkence yapılıyor ve St. Clair’la Howarth, İngiliz Sömürgeler Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı raporlarına göre, “kollarıyla ayakları kesilerek ateşte yavaşça yakılıyorlardı“. Hamile kadınlara neler yapıldığını tahmin edebilirsiniz.
Çoğu kadınlardan oluşan 2.000′e yaklaşık tutsak, büsbütün soyularak, kentin dışındaki bir vadiye sürülüyor ve orada öldürülüyordu. Bu olaydan sonra, haftalarca açlık içinde kıvranan Müslüman çocuklar, ümitsizlik içinde şuraya buraya koşuyor; coşku içinde olan ve ağızları köpüren Grek âsiler tarafından boğazlanıyor veya vurularak öldürülüyordu. Yunan tarihinin sözde “kahramanları” arasında yer alan baş çapulcu Thedoros Kolokotronis de, bu korkunç kırım ve yağmalara zevkle katılıyordu.
Tripolitsa kırımı sırasında kentte bulunan ve aralarında İskoçyalı Albay Thomas Gordon da olan Avrupalı subaylar, oradaki tüyler ürpertici sahnelere şahit oluyor ve bazıları, daha sonra bu olayları bütün çirkinlikleriyle anlatıyorlardı. Albay Gordon, bu Helen/Grek/Yunan/Rum barbarlıklarından o kadar tiksiniyordu ki, Greklerin hizmetinden çekiliyordu. Bu sahnelere dayanamayan Almanyalı Helen dostu genç doktor Wilhelm Boldemann, zehir içerek intihar ediyordu. Hayal kırıklığına uğrayan Helen yandaşı öteki kimi Avrupalılar da intihar ediyorlardı.
Akrokorinth Kırımı
1822 yılı Ocak ayının sonuna doğru, Akrokorinth kentinde 1.500′den çok Müslüman, âsilere teslim oluyor, ama Kolokotronis ve öteki âsi önderlerin adamları tarafından korkunç bir şekilde öldürülüyorlardı. Bu kanlı olaylar, daha sonra bir Alman subay tarafından şöyle anlatılıyordu:
“Güzel Müslüman kadınların canları bağışlanıyor, ama köle olarak satılıyorlardı. Bu satışlardan sağlanan paralar, Mavrokordatos gibi âsi elebaşların ceplerine akıyordu. Mavrokordatos, kadınları, bir İngiliz gemisinin kaptanına satıyordu“.
Türk kadınlar, yaşa ve güzelliğe göre, 30 ile 40 kuruş arasında satılıyordu.
Brengeri adlı bir İtalyan gönüllü, Korinth’e gitmeden önce, yolda, bir Türk’ün cesedine rastlıyor, biraz sonra da onun karısıyla yavrusunu canlı ama aç olarak buluyordu. Yardım olmak üzere kendisi ve arkadaşları kadına biraz para veriyorlar, ama oradan uzaklaşırlarken, bazı Greklerin, kadınla yavrusunu öldürerek parayı çaldıklarına tanık oluyorlardı. Brengeri, Korinth kırımı sırasında bazı Greklerin bir Türk ailesini öldürmeye çalıştıklarını görüyor; Türk’ün karısını öldürmeden önce peçesini yırtarak yüzünü görmeye çalışıyorlardı. Tam o sırada, kadını bağışlamalarını rica ediyor; âsiler de 50 kuruş karşılığında onu öldürmekten vazgeçiyorlardı.
Akrokorinth’de, teslimden sonra sahile doğru yürümekte olan bir Türk çift, çocuklarını taşıyamayacak kadar aç ve cılız oldukları için yavruyu bir Grek’e uzatıyorlar, o da bir kama çekerek, anne-babanın gözleri önünde yavrunun kafasını kesiyor ve ona engel olmaya çalışan bir Alman subaya, Türklerin yetişip büyümelerine engel olmanın iyi olduğunu anlatmaya çalışıyordu.
1822 yılı yazına dek, Yunan ayaklanması, 50.000′den çok Türk, Rum, Arnavut, Musevi ve öteki kişilerin hayatına mal olmuştu. Binlerce kişi de kölelik veya yoksulluk seviyesine düşürülmüştü. Doğrudan doğruya yapılan karşılıklı çarpışmalarda, buna oranla pek az kişi ölmüştü. Bu sözde “Yunan bağımsızlık savaşı”, bir savaş olmaktan çok, “fırsatların silsilesi” haline gelmişti. Öldürülen Türklerin ve âsi Greklerin çoğunluğu asker değildi, sivil kişilerdi. Kurbanlar, ayrı ayrı yerlerde, mensup oldukları cılız toplumların kefaretini ödüyorlardı.
Atina ve Akropolis Kırımları
Bu sırada, uzun bir süreden beri Atina’nın Akropolis semtinde kuşatılmış bulunan ve susuzluk çeken birçok Müslümanlar, piskoposların, papazların ve âsi önderlerin, onların canlarına kıyılmayacağına dair vermiş oldukları söz üzerine, 21 Haziran 1822′de teslim oluyor; ama yabancı konsoloslarca ve büyük güçlükler içinde kurtarılmış olan birkaç kişi dışında hepsi de acımasızca öldürülüyorlardı. Aynı zamanda, Atina kentinin savunmasız 400 Müslüman sakini de sokaklarda parçalanıyordu.
Grek âsiler Modon’a saldırırken, surlar dışında yakaladıkları bir Türk’ün kafasını kesiyor; kazık üzerine takarak Navarin’e götürüyor ve sokakta, top gibi tekmeliyorlardı. İngiliz gemicilerin anlattıklarına göre, âsiler, denizde yakaladıkları Türklere çok işkence yapıyorlardı. Hollandalı Anemat’a göre, âsiler, denizden baygın halde kurtarılan Türk denizcileri ayıltıyor, sonra da onları işkencelerle öldürerek cesetlerini parçalıyorlardı. Hollandalılar, Grekleri, “korkak ve barbar” olarak niteliyorlardı.
Dervenaki Kırımı
1822 yılı yazında Türk ordusu Korinth’de belirince, Argos’ta kurulmuş olan sözde Grek yönetimi panik içinde sahile doğru çekilmeye ve gemilerle kaçmaya çalışıyor; tüm Argos ovasında binlerce Grek göçmen de onları takip ediyor ve Mainotlu Grek haydutlar, kaçmadan önce, bizzat kendi ırktaşlarını soymaya çalışıyorlardı. Türk ordusunun erzak ve mühimmatı çok geçmeden tükeniyor; Korinth’e çekilmeye çalışıyor, ama dağ geçitleri Kolokotronis’in çapulcularının işgalinde olduğu için, Dervenaki olarak anılan geçitte yüzlerce Türk kırımdan geçiriliyordu. Âsiler cesetleri soymakla vakit geçirmeseler, tüm Osmanlı ordusu büsbütün perişan olabilirdi. Yıllardan sonra bölgeyi gezen turistler, Türklerin yığınak halinde kemikleriyle karşılaşıyorlardı.
Navplia Kırımı
1822 yılı Aralık ayında sıra Navplia liman kentine geliyordu. Uzun süreden beri âsilerce kuşatılmış olan bu kentin sokaklarında açlıktan ölen çocukların cesetlerine sık sık rastlanıyor; iskeletleşmiş kadınlar, çirkefler arasında yiyecek bulmaya çalışıyorlardı. Navplia olayları sırasında kentte hazır bulunan Avrupalı gönüllülerden Kotsch adlı bir Alman subayın anlattığına göre, Türklerle ilişki kurduğu sanılan bir Rum papazın parmakları Grek âsilerce kırılıyor ve tırnakları yakılıyordu. Daha sonra Grekler tarafından üzerine kaynar su dökülüyor; boğazına kadar toprağa gömülüyor ve sineklerin saldırısına uğraması için yüzüne pekmez sürülüyordu. Papaz, altı gün can çekiştikten sonra ölüyordu. Kentten kaçmaya çalışan bir Musevi, büsbütün çıplatılarak, organları kesiliyor; o durumda kentte dolaştırıldıktan sonra asılıyordu.
Navplia kenti 12 Aralık’ta âsilere teslim olunca, korkunç bir kırım başlıyor; âsiler, öldürülenlerin kafalarını bir piramid gibi diziyorlardı. Bu sırada, deniz yarbayı Hamilton’un kaptanlığını yaptığı Cambrian adlı İngiliz savaş gemisinin limana gelişi, kentin Müslüman ve Musevi sakinlerinden bazılarını ölümden kurtarıyordu. Kentte yapılan yağmada arslan payını Grek âsiler alıyordu. Avrupalı subaylara ödül olarak iki veya üç Türk kız veriliyor; onlar, kızları Atina’ya götürerek konsoloslara satıyor; konsoloslar da kadınları Anadolu’ya sevk ederek kurtarıyorlardı. Misolongi açıklarında karaya oturan bir Türk gemisinde, kendi ülkelerine dönmekte olan 150 Arnavut, Mavrokordatos’un vermiş olduğu söz üzerine teslim oluyor, ama âsi önderlerden biri tarafından paraları çalındıktan sonra hepsi de öldürülüyordu.
Yunan Yandaşı Avrupalı Gönüllüler de Öldürülüyor
Grek âsiler, hayvanî davranışlarında o kadar ileri gidiyorlardı ki, kendilerine yardımcı olmak üzere yabancı ülkelerden ve özellikle Avrupa’dan gelen yandaşlarını da öldürüyorlardı. Navplia liman kenti âsilerin eline geçtikten sonra, bazı Greklerin, yabancı kimi yandaşlarını, kentteki bir hamama sokarak öldürdükleri meydana çıkıyordu. Grek hamamcı, yabancıları, giysilerini çıkarmaya inandırıyor ve böylece, onları öldürürken, elbise ve çizmelerinin kana bulanmamasını sağlıyor; onları daha sonra satıyordu.
Mora’daki jenosit orjisi, ancak öldürülecek Türk kalmayınca sona eriyordu. Yunanistan’a yardıma giden ve 1822 ile 1823 yılları arasında yurtlarına dönmeye başlayan Helen yandaşı gönüllüler, o korkunç günlerin kâbusundan hayatları boyunca kurtulamıyorlardı. Helen/Grek/Yunan ve Rumlardan çok şeyler beklerken, hayal kırıklığına uğruyor; onlardan nefret ediyor ve onlarca aldatıldıkları için kendi kendilerini lânetliyorlardı. Birçokları, Avrupa’daki Grek derneklerinin baskılarına karşın, kendi tecrübelerini kâğıda dökmeye başlıyorlardı. Bütün yazılanlarda aynı duygular yansıtılıyordu. Bir örnek verelim: “Başkalarının, benim işlemiş olduğum hataları işlememesi için bu yazıyı kaleme alıyorum. Modern Yunanistan, eski Yunanistan gibi değildir. Grekler, şükran bilmeyen, gaddar ve barbar bir soydurlar“.
Lord Byron Nasıl Kullanıldı?
Grek âsiler, Lord Byron gibi tanınmış İngiliz şairleri de kendi kötü işlerinde istismara kalkışıyorlardı. Oysaki onlardan diledikleri tek şey, özellikle Lord Byron’un servetine el koymaktı. Lord Byron, 19 Nisan 1824′de sözde Grek “özgürlük savaşçılarını zafere ulaştıran bir önder” olarak değil, tutulmuş olduğu hastalıktan kurtulamayarak kendi yatağında can veriyordu; ama Grekler, onu, kendi sözde “bağımsızlık ihtilâlinin bir mücahidi” olarak efsaneleştirmişlerdir.
Bu arada Girit, Kıbrıs, Sisam, Sakız, Tesalya, Makedonya ve Epir’de de ayaklanmalar oluyor; Osmanlı katlarının âsilere karşı almış olduğu sert önlemler, Helen yandaşları ve propagandacıları tarafından Batı’ya, “Hıristiyan halka karşı Türk barbarlığı” olarak yansıtılıyordu. Yunanistan’daki Türklere karşı girişilmiş olan yok etme eylemlerine kör ve sağır kalan Batı, Osmanlı tepkisine karşı ses yükseltiyordu. 1821 yılı Ağustos ayında, Hamburg’da dağıtılan şu bildiriye bakınız:
“Almanya‘nın gençliğine çağrı. Din, yaşam ve özgürlük savaşımı bizi silâh altına çağırıyor; insanlık ve görev, bizi, kardeşlerimiz olan asil Greklerin yardımına çağırıyor. Kutsal dava için kanımızı, hayatımızı feda etmeliyiz. Müslümanların Avrupa’daki yönetiminin sonu yaklaşıyor. Avrupa’nın en güzel ülkesi, canavarlardan kurtarılmalıdır! Var gücümüzle mücadeleye atılalım… Tanrı bizimledir, çünkü bu, kutsal bir davadır - insanlık davasıdır - din, hayat ve özgürlük için savaşımdır…”
Bu Helen yandaşı ve Grek propagandasının antidotu, Mora’daki kanlı olaylara görgü tanığı olarak yurtlarına dönen Batılı gönüllüler olmuştur. 1822 yılı Nisan ayında Yunanistan’dan Marsilya’ya dönen birçok Fransız subaylar, Grekleri şöyle gösteriyorlardı: “Alçak, korkak ve iyilik bilmez bir soy!” Korinth kırımına şahit olan Prusyalı bir subay, oraya gitmeye hazırlanan yeni gönüllülere şöyle sesleniyordu:
“Orada yalnız sefalet, ölüm ve nankörlükle karşılaşacaksınız. Size Almanya ve İsviçre’de söylenenlere inanmayınız; yaşlı bir askerin söylediklerine inanınız’.
Prusyalı başka bir subay şunları yazıyordu:
“Eski Grekler artık yoktur. Solon, Sokratis ve Dimosthenis’in yerini kör cehalet almıştır. Atina’nın makul yasalarının yerini barbarlık almıştır… Grekler, basın aracılığıyla yabancılara vermekte oldukları çekici sözleri yerine getirmiyorlar“.
Aynı subay, Tripolitsa’nın âsilerce işgalinden sonra orada kaydedilen olayları şöyle anlatıyordu:
“Trova’nın kraliçesi Helen kadar güzel, genç bir Türk kız, Kolokotronis’in erkek yeğeni tarafından vurularak öldürüldü; bir Türk çocuk, boğazına halat takılarak çevrede dolaştırıldı; bir çukura atıldı; taşlandı, bıçaklandı ve sonra, hala hayatta iken, bir tahtaya bağlanarak ateşte yakıldı; üç Türk çocuk, anne ve babalarının gözleri önünde, bir ateşin üzerinde yavaşça yakıldı. Bütün bu çirkin olaylar olurken, ayaklanmanın elebaşısı İpsilântis (? Aleksandros Mavrokordatos) seyirci kalıyor ve âsilerin bu davranışlarını, ’savaştayız; herşey olur’ şeklinde mazur göstermeye çalışıyordu“.
Sonuç
Yunan ayaklanması günlerinde İngiliz, Fransız ve Rus hükümetleri, âsilere dolaylı biçimde yardımcı oluyorlardı. Onlara para, silâh ve savaşçı gönderilmesine ses çıkarmıyor; kendi gizli istihbarat servislerince de yardımda bulunuyorlardı. Öte yandan, 1826′da Yunanistan’da bulunan İngiliz rahip John Hartley, daha sonra kaleme aldığı ve 1831′de Londra ‘da yayınlanan Researches in Greece and the Levant (Yunanistan ve Levant’ta araştırmalar) adlı kitabında, Türklerin Hıristiyan olmayı kabullenmedikleri için, Greklerin ellerinde birçok kötülüklere uğradıkları ve Osmanlı İmparatorluğu’nda kanlı olaylar kaydedildiği iddiasında bulunuyordu.
1825 yılında şans değişerek, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın ordusu Mora’yı yeniden ele geçirmeye başlayınca, teslim olan Grek âsilerin hayatları bağışlanıyor ve kimsenin kılına bile dokunulmuyordu. 1826 yılı Nisan ayında Tripolitsa, Argos, Kalamata ve Misolongi yeniden Türklerin eline geçince, tüm Avrupa Türklere karşı cephe alıyordu.
Türklerle Yunanlıların arasını bulmak amacıyla 4 Nisan 1826′da İngiltere ile Rusya arasında St. Petersburg’da bir protokol imzalanıyor; daha sonra bu protokole Fransa da katılıyordu. Yunan yandaşı İngiltere, Fransa ve Rusya‘nın 6 Temmuz 1827′de imzaladıkları Londra Antlaşması gereğince duruma karışmalarıyla ve 20 Ekim 1827′de Türk donanmasının Navarin’de, aynı devletlerin donanmaları tarafından batırılması üzerine, 22 Mart 1829′da bağımsız bir Yunanistan’ın hudutlarını saptayan bir protokol imzalanıyor; bir yıl sonra Yunan devleti kuruluyor; bu zoraki devlet, 1832′de Bavyera kralının oğlu Prens Otto’ya krallık öneriyor; böylece Yunanistan krallığı kuruluyor ve Meğali İdea’dan esinlenen Yunan emperyalizmi, Osmanlı İmparatorluğu’na ve daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi yönetimine karşı yayılma politikası izlemeye başlıyor; 9 Eylül 1922′de, Batı Anadolu’da, Türk’ten, hiç de unutamayacağı bir ders alıyordu..
Salâhi R. SONYEL
TARİHTEN İBRET ALMAYAN, MUSİBETİ ALIR! (Yılmaz Karahan)
Alıntı: www.yenidenergenekon.com
Pazartesi, Eylül 14, 2009
ŞU (Saka) DESTANI
Büyük İskender'i durduran bir Türk boyunun destanı
ŞU destanını da Kaşgarlı Mahmud'un ünlü eseri Divanü Lûgat-it Türk'ten öğreniyoruz. Şu, bir Saka Türk hükümdarıdır. M.Ö. 4. yüzyılda hüküm sürmüştür. Alp Er Tunga destanı gibi Şu destanı da 11. yüzyıla kadar Türkler arasında dilden dile söylenegelmiş, besbelli kopuz çalan ozanların başlıca konularından biri olmuş ve 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud'un kalemiyle yazılı edebiyata geçirilmiştir.
Kaşgarlı Mahmud bu destanı, eserinin 'Türkmen' maddesinde bu Türk boyuna niçin bu adın verildiğini açıklamak için anlatıyor. Arapça olacak yazdığı bu destan parçasında Büyük İskender'in adı, Arapların dediği gibi, "Zülkarneyn" olarak geçmektedir.
ŞU, genç ama kudretli bir hükümdardı. Başkent Balasagun'daki muhteşem sarayında oturur, dört bucaktan gelen elçileri, değerli armağanları kabul eder, ülkesini güçlü ordusu ile korur, bilge danışmanları ile yönetirdi. Sarayının önünde ordu beğleri için günde 360 növbet vurulurdu. Başkentin yakınındaki büyük Şu Kalesi'ni o yaptırmıştı.
Şu destanı İskender'in ordusu ile Semerkand'ı geçip Türk illerine yöneldiği zaman bazı Türk boylarının doğuya çekildiğini, bazılarının ise İskender'e karşı koyduğunu ve İskender'in onlarla barış yapmak zorunda kaldığını anlatıyor. Ayrıca, Kalaç, Türkmen gibi bazı Türk boylarının bu adlan nasıl aldıklarını bildiriyor.
Divanü Lûgat-it Türk'te yer alan Şu Destanı'nın özeti aşağıdadır.
İskender Semerkand'ı geçmiş, Türklerin illerini almaya geliyordu. Hakan Şu, Balasagun yakınındaki kalesinde bir şey yapmadan oturuyor, kimseye bir şey söylemiyordu. Bazı küçük devletler gibi doğuya çekilmemişti. Savaşa da hazır görünmüyordu.
Beğler hakanın huzuruna çıkıp sordular: "-İskender yaklaştı, onunla savaşacak mıyız, buyruğun nedir?"
Beğlerin bildiğini hakan bilmesin olmazdı. Ama hakanın bildiğini beğler bilmiyordu. O, 40 kumandanını öncü olarak Hücend Irmağı kıyılarına göndermişti bile. Bunlar gizlice gittikleri için beğlerin haberi olmamıştı. Hakan asıl haberi bunlardan bekliyordu. Onun için gönlü rahattı ve beğlerinin sorusunu anlamazlıktan geldi. O şimdi gümüş havuzunda yüzen kazları, ördekleri seyrediyordu. Bu seyyar gümüş havuzu her gittiği yere götürür, konakladığı yerde su ile doldurur, kuğuları, ördekleri yüzdürürdü. Beğlerinin yüzüne bakmadan, havuzdaki kazları, ördekleri gösterdi ve:
"-Şunlara bakın, ne güzel yüzüyor, ne güzel dalıyorlar değil mi?" dedi.
Beğler şaşakaldılar. Yüreklerine od düştü. Hakanın savaşmak yahut çekilmek için tedbir almadığını sanarak çok üzüldüler.
O sırada İskender Hücend suyunu geçmişti. Hakan Şu'nun adamları hızlı bir haberci ile durumu bildirdiler. Bunun üzerine Şu davullar çaldırarak hareket edileceğini duyurdu. Bu da şaşkınlık yarattı. Çabuk hareket edilmesi emredildiği için herkes bulabildiği ata bindi, alabildiği eşyayı aldı ve gece yarısı yola koyuldular.
Şu, sabah olunca, uygun gördüğü bir düzlükte "Dur!" emrini verdi. Oraya çadırlar kuruldu ve ordu düzene sokuldu.
Şu ve ordusu geceleyin doğuya hareket ettiği zaman 22 kişi binek bulamadıkları için oldukları yerde, aileleriyle birlikte kalmışlardı. Bunlar arasında Kınık, Yıva, Eymür... ve başkaları vardı ki, Oğuz boyları bunlardan doğacaktı.
Kalaçlar ve Türkmenler 22 kişi "Kalalım mı yahut gidelim mi?" diye düşünürlerken, yanlarına iki kişi daha geldi ve böylece 24 kişi (aile) oldular. Bunlar biraz uzaktan geliyorlardı. Eşyalarını sırtlarında taşıdıkları için yorgun idiler. Kalıp kalmamak konusunu onlarla da konuştular.
İskender'in gelip geçici olduğu, buradan gelip geçeceği, ama kendilerinin yurtlarında kalacakları fikri benimsendi. 22'ler yeni gelenlere:
"-Kalaç!" dediler.
Bu, (kalın, bekleyin) anlamında bir söz idi. Bundan sonra onlara hep "Kalaç" denildi. "Kalacı" olarak anılan iki kabile de onların soyundandır.
İskender geldi. O, 22 kişiyi görünce bunların uzun saçlı, Türk kıyafetli olduklarını görünce, kimseden bilgi almadan:
"Türk mânend" dedi.
Bu sözün anlamı "Türk'e benziyor" idi. O günden sonra bunlara Türk mânend, Türkçe'deki söylenişiyle Türkmen denildi. Türkmenler aslında 24 boydur. Fakat Kalaç boyu olan iki boy bazı şeylerle bunlardan ayrılmışlardır. Bu iki boy bunlardan sayılmaz. İşte Türkmenler'in aslı budur.
İskender, 24'lerin düşündüğü gibi gelip geçici idi. Türkmenler yurtlarında kalmış oluyorlardı. Ama Hakan Şu, ordusunu alıp Çin'e doğru ilerledi ve İskender'i peşinden sürükledi. Uygur sınırına yaklaşınca, Şu, yer ve zamanın uygun olduğuna karar vererek, ordusunun bir kısmını ayırdı ve bunları İskender'in öncü birlikleriyle vuruşmaya gönderdi.
Kanlı Altınlar
İskender'in ordusuyla vuruşmak için ayrılanların hepsi gençti. Bunu gören vezir hakana şöyle dedi:
"-Kağanım, İskender'le savaşmak için hep gençleri ayırdın. Onların yanında savaş tecrübesi olan yaşlı biri de bulunsa iyi olur."
Hakan 'çok yaşlı' anlamına gelen: "-Üge?" dedi "Evet" diye cevap verdi vezir.
Gençlerle bir yaşlı adam da gönderildi.
İskender de bir öncü birliği göndermişti. Türkler bir gece baskını yaparak İskender'in bu birliğini bozguna uğrattılar. Bu vuruşmada bir Türk genci İskender'in erlerinden birini kılıçla ikiye bölmüştü. Ölen askerin belinde altın dolu bir kemer vardı. Kemer kılıç darbesiyle parçalanınca altınlar kana bulanarak döküldü. Ertesi gün Türk askerleri kanlı altınları görünce "Altın, kan!" dediler. Sonra bu sözler orada bulunan büyük bir dağa ad olarak verildi. Bugün o dağın adı Altın Han'dır.
Bu savaştan sonra İskender Türk hükümdarı ile barıştı. Uygur şehirlerini o yaptı ve bir süre oralarda kaldı.
İskender çekilip gidince Şu döndü. Balasagun'a gelip, şimdi "Şu" denilen şehri yaptı.Oraya bir de tılsım koydurdu ki, bu tılsım yüzünden onu kimse aşıp gidemez. Leylekler bile şehrin karşısına kadar gelir ve onu geçemezler. Bu tılsım bugüne kadar sürüp gitmiştir.
Yazı http://www.millisimge.com/sudestani.html sitesinden alıntıldır...
ŞU destanını da Kaşgarlı Mahmud'un ünlü eseri Divanü Lûgat-it Türk'ten öğreniyoruz. Şu, bir Saka Türk hükümdarıdır. M.Ö. 4. yüzyılda hüküm sürmüştür. Alp Er Tunga destanı gibi Şu destanı da 11. yüzyıla kadar Türkler arasında dilden dile söylenegelmiş, besbelli kopuz çalan ozanların başlıca konularından biri olmuş ve 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud'un kalemiyle yazılı edebiyata geçirilmiştir.
Kaşgarlı Mahmud bu destanı, eserinin 'Türkmen' maddesinde bu Türk boyuna niçin bu adın verildiğini açıklamak için anlatıyor. Arapça olacak yazdığı bu destan parçasında Büyük İskender'in adı, Arapların dediği gibi, "Zülkarneyn" olarak geçmektedir.
ŞU, genç ama kudretli bir hükümdardı. Başkent Balasagun'daki muhteşem sarayında oturur, dört bucaktan gelen elçileri, değerli armağanları kabul eder, ülkesini güçlü ordusu ile korur, bilge danışmanları ile yönetirdi. Sarayının önünde ordu beğleri için günde 360 növbet vurulurdu. Başkentin yakınındaki büyük Şu Kalesi'ni o yaptırmıştı.
Şu destanı İskender'in ordusu ile Semerkand'ı geçip Türk illerine yöneldiği zaman bazı Türk boylarının doğuya çekildiğini, bazılarının ise İskender'e karşı koyduğunu ve İskender'in onlarla barış yapmak zorunda kaldığını anlatıyor. Ayrıca, Kalaç, Türkmen gibi bazı Türk boylarının bu adlan nasıl aldıklarını bildiriyor.
Divanü Lûgat-it Türk'te yer alan Şu Destanı'nın özeti aşağıdadır.
İskender Semerkand'ı geçmiş, Türklerin illerini almaya geliyordu. Hakan Şu, Balasagun yakınındaki kalesinde bir şey yapmadan oturuyor, kimseye bir şey söylemiyordu. Bazı küçük devletler gibi doğuya çekilmemişti. Savaşa da hazır görünmüyordu.
Beğler hakanın huzuruna çıkıp sordular: "-İskender yaklaştı, onunla savaşacak mıyız, buyruğun nedir?"
Beğlerin bildiğini hakan bilmesin olmazdı. Ama hakanın bildiğini beğler bilmiyordu. O, 40 kumandanını öncü olarak Hücend Irmağı kıyılarına göndermişti bile. Bunlar gizlice gittikleri için beğlerin haberi olmamıştı. Hakan asıl haberi bunlardan bekliyordu. Onun için gönlü rahattı ve beğlerinin sorusunu anlamazlıktan geldi. O şimdi gümüş havuzunda yüzen kazları, ördekleri seyrediyordu. Bu seyyar gümüş havuzu her gittiği yere götürür, konakladığı yerde su ile doldurur, kuğuları, ördekleri yüzdürürdü. Beğlerinin yüzüne bakmadan, havuzdaki kazları, ördekleri gösterdi ve:
"-Şunlara bakın, ne güzel yüzüyor, ne güzel dalıyorlar değil mi?" dedi.
Beğler şaşakaldılar. Yüreklerine od düştü. Hakanın savaşmak yahut çekilmek için tedbir almadığını sanarak çok üzüldüler.
O sırada İskender Hücend suyunu geçmişti. Hakan Şu'nun adamları hızlı bir haberci ile durumu bildirdiler. Bunun üzerine Şu davullar çaldırarak hareket edileceğini duyurdu. Bu da şaşkınlık yarattı. Çabuk hareket edilmesi emredildiği için herkes bulabildiği ata bindi, alabildiği eşyayı aldı ve gece yarısı yola koyuldular.
Şu, sabah olunca, uygun gördüğü bir düzlükte "Dur!" emrini verdi. Oraya çadırlar kuruldu ve ordu düzene sokuldu.
Şu ve ordusu geceleyin doğuya hareket ettiği zaman 22 kişi binek bulamadıkları için oldukları yerde, aileleriyle birlikte kalmışlardı. Bunlar arasında Kınık, Yıva, Eymür... ve başkaları vardı ki, Oğuz boyları bunlardan doğacaktı.
Kalaçlar ve Türkmenler 22 kişi "Kalalım mı yahut gidelim mi?" diye düşünürlerken, yanlarına iki kişi daha geldi ve böylece 24 kişi (aile) oldular. Bunlar biraz uzaktan geliyorlardı. Eşyalarını sırtlarında taşıdıkları için yorgun idiler. Kalıp kalmamak konusunu onlarla da konuştular.
İskender'in gelip geçici olduğu, buradan gelip geçeceği, ama kendilerinin yurtlarında kalacakları fikri benimsendi. 22'ler yeni gelenlere:
"-Kalaç!" dediler.
Bu, (kalın, bekleyin) anlamında bir söz idi. Bundan sonra onlara hep "Kalaç" denildi. "Kalacı" olarak anılan iki kabile de onların soyundandır.
İskender geldi. O, 22 kişiyi görünce bunların uzun saçlı, Türk kıyafetli olduklarını görünce, kimseden bilgi almadan:
"Türk mânend" dedi.
Bu sözün anlamı "Türk'e benziyor" idi. O günden sonra bunlara Türk mânend, Türkçe'deki söylenişiyle Türkmen denildi. Türkmenler aslında 24 boydur. Fakat Kalaç boyu olan iki boy bazı şeylerle bunlardan ayrılmışlardır. Bu iki boy bunlardan sayılmaz. İşte Türkmenler'in aslı budur.
İskender, 24'lerin düşündüğü gibi gelip geçici idi. Türkmenler yurtlarında kalmış oluyorlardı. Ama Hakan Şu, ordusunu alıp Çin'e doğru ilerledi ve İskender'i peşinden sürükledi. Uygur sınırına yaklaşınca, Şu, yer ve zamanın uygun olduğuna karar vererek, ordusunun bir kısmını ayırdı ve bunları İskender'in öncü birlikleriyle vuruşmaya gönderdi.
Kanlı Altınlar
İskender'in ordusuyla vuruşmak için ayrılanların hepsi gençti. Bunu gören vezir hakana şöyle dedi:
"-Kağanım, İskender'le savaşmak için hep gençleri ayırdın. Onların yanında savaş tecrübesi olan yaşlı biri de bulunsa iyi olur."
Hakan 'çok yaşlı' anlamına gelen: "-Üge?" dedi "Evet" diye cevap verdi vezir.
Gençlerle bir yaşlı adam da gönderildi.
İskender de bir öncü birliği göndermişti. Türkler bir gece baskını yaparak İskender'in bu birliğini bozguna uğrattılar. Bu vuruşmada bir Türk genci İskender'in erlerinden birini kılıçla ikiye bölmüştü. Ölen askerin belinde altın dolu bir kemer vardı. Kemer kılıç darbesiyle parçalanınca altınlar kana bulanarak döküldü. Ertesi gün Türk askerleri kanlı altınları görünce "Altın, kan!" dediler. Sonra bu sözler orada bulunan büyük bir dağa ad olarak verildi. Bugün o dağın adı Altın Han'dır.
Bu savaştan sonra İskender Türk hükümdarı ile barıştı. Uygur şehirlerini o yaptı ve bir süre oralarda kaldı.
İskender çekilip gidince Şu döndü. Balasagun'a gelip, şimdi "Şu" denilen şehri yaptı.Oraya bir de tılsım koydurdu ki, bu tılsım yüzünden onu kimse aşıp gidemez. Leylekler bile şehrin karşısına kadar gelir ve onu geçemezler. Bu tılsım bugüne kadar sürüp gitmiştir.
Yazı http://www.millisimge.com/sudestani.html sitesinden alıntıldır...
Perşembe, Eylül 03, 2009
Beyaz Pramit (Çindeki Türk Pramitleri)
Çin Halk Cumhuriyeti'nin sınırları içerisinde yer alan ve tarihi "İpek yolu"nun başlangıç şehri olan Xi'an şehrine 100 km uzaklıkta "Qin Ling Shan" dağlarında "Büyük Uygur Türk İmparatorluğu" döneminden kaldığı düşünülen irili ufaklı 100 kadar piramit ve bunların içerisinde "Beyaz Piramit" adı verilen ve 300 metre yüksekliğinde Mısırdaki Keops piramidinden daha büyük ve yüksek bir piramit bulunuyor.
1994 yılında bu bölgeye araştırma yapmak için giden Alman bilim adamı Hartwig Hausdof birçok fotoğraf çekmiş ve bu fotoğrafların bir kısmının yayınlanmasına izin vermiştir. Görülüyor ki Hausdof'ta Çinlilerin gizlilik yasağına uymuş ve bu konuda basit bilgiler dışında açıklama yapmamıştır. Hausdorf'a göre piramitlerin yapım tarihi en az M.Ö. 2500'ler civarıdır. Piramitlerin içerisinde Ön-Türlere ait olduğu varsayılan ve mısır mumyalarından daha iyi mumyalanmış cesetler ve yazıtlar üzerinde araştırma yapılması Çin Halk Cumhuriyeti tarafından yasaklanmıştır.
Hausdorf Çin'e kadar giderek yaşadıklarını yazdı : "Mart 1994'te Çin'e gittim. Orta Çin'de Shensi Eyaleti'ndeki Xian şehri çevresinde bulunan yasak bölgeleri gezdim ve burada masalsı 6 piramit buldum. Ekim 1994'te bölgeye tekrar geldiğimde video kameramı yanıma aldım ve yürüyerek 18 dakikalık bir uzaklıktan bazı resimler çektim. Daha sonra evde incelediğimde arka planda birçok piramit görebildiğimi fark ettim. Ve bugüne kadar 2000 km²'lik bir alanda 100'den fazla piramit saydım!
Piramitlerin bazıları şu anda kötü durumda. Çünkü bu yapılar, burada yaşayan insanlar ve çiftçi aileler tarafından yağmalanmış ve zarar verilmiş. Piramitler genelde taştan değil toprak ve kilden yapılmışlar ve bazı çiftçiler piramitlerin parçalarını, evlerini ve çiftlikleri için alıyorlar. Aslında bu hoş bir şey değil ama gerçek böyle. Bu hayret verici eserleri incelemeye devam etmek için izin almak istedim fakat gerçekten çok zorlandım. Çin hükümeti piramitleri gerçekten iyi koruyor ve kesinlikle kazı yapılmasına izin vermiyor. Çinli arkeolog Profesör Xia Nira kazıların yeni nesillerden yetişen ve yetişecek olan Çinli bilim adamlarının görevi olacağını söylüyor. Daha da ilginci, Çin Hükümeti şu aralar piramitlerin üzerinde hızlı büyüyen kozalaklı ağaçlar yetiştiriyor. Böylece 20 yıl sonra şöyle söyleyecekler : "Ne piramitleri? Onlar sadece üzerinde ağaçların yetiştiği doğal tepeler." Ama benim asıl merak ettiğim şey, neyi örtbas etmeye çalıştıkları...
Bildiğim tüm piramitler, Qin Chuan ovasında ve biri hariç yükseklikleri 25 ile 100 metre arasında değişiyor. Diğer piramitlerin hepsinden farklı olan bu piramit, Qin Lin vadisinin kuzeyinde "Büyük Beyaz Piramit" adıyla biliniyor. Gerçekten de çok büyük, yüksekliği yaklaşık 300 m. söyleyebileceğim tek şey, bunun Çin piramitlerinin anası olduğudur. Belki de Çin hükümeti, benim oraya gitmemi bu yüzden reddetti. ayrıca Çinliler bu büyük vadiyi uzay çalışmaları için kullanma niyetinde de olabilirler. Böylece bu vadi kesinlikle yasaklanmış bir yer olacaktır. Bence Çinliler Amerikalılardan çok daha paranoyak.
Bilindiği kadarıyla Mısır uygarlığından çok önceleri mükemmel bir şekilde ilk insan mumyalayanlar Altay Türkleridir. Bugün Saklı Piramitlerin bulunduğu bölge ise Mu kıtası araştırmalarıyla ünlü ve naacal tabletlerini okuyan araştırmacı James Churchward'ın verdiği bilgilere ve çizdiği haritaya göre "Büyük Uygur İmparatorluğu" bölgesidir. "Çin efsaneleri Uygurların 17.000 yıl önce uygarlıklarının zirvesinde olduklarını anlatır. Bu Piramitler "Büyük Uygur Türk İmparatorluğu" zamanında yapılmış piramitlerdir. Yıpranmışlıkları dikkate alınırsa, yapım tarihleri M.Ö. 5000 - 15.000 tarihleri arasında olduğu söylenebilir. Çünkü bu zaman aralığı Büyük Uygur Türk imparatorluğunun medeniyetinin parlak dönemleridir.
Bu bölge Uygur-Türk Bölgesidir ve piramitlerin tahmini yaşı uyarınca (Piramitlerin incelenmesine izin verilmediği için sadece tahminlerde bulunulabiliyor) Türkler tarafından yapıldığı düşünülmektedir. Yine bu Piramitlerin içerisinde Proto-Türk yazılarının olduğu tahmin edilmektedir. Çinlilerin kendi atalarına ait olmayan bu eserleri dünyadan gizlemeye çalışmalarını da onların bakış açılarına göre anlayabiliyoruz. Sonuçta insanlık tarihinin yeniden yazılması gerekebilir. Bu durumda birçok gerçek değişecektir ve haliyle yerleşik otoriteler bu değişikliği istememektedir. Çinli yetkililer "Turfan"da bulunan mumyalar üzerine bazı açıklamalar yapmakla yetinmişlerdir. Bu açıklamalarda ise şu bilgiler veriliyor: "Turfan mumyaları eski Mısır mumyalarından çok farklı ve teknik olarak Mısır mumyalarından daha mükemmeldir." Daha sonra Mısır mumyaları ile karşılaştırmalar yapılmış ve Turfan mumyalarının üstünlüğü bilimsel olarak ta ispat edilmiştir. Eldeki birçok veriye dayanarak bugün rahatlıkla söyleyebiliriz ki "Mumya kültürü Türkler tarafından ilk olarak kullanılmış ve geliştirilmiştir. Mısır uygarlığını geri planda bu kültür açısından besleyen bir alt yapının olmadığı bilinmektedir. Mumyalama kültürünü ve tekniğini bulan ve geliştiren Türklerin bu kültürü Mısır halkına öğretmiş olması muhtemeldir. Aynı şekilde Piramit bilgileri de Mısırlılara Türkler tarafından öğretilmiş olabilir.
Urumçi mumyaları ise başlı başına birer şaheserdir. Öyle ki urumçi de bulunan ve "Lolan" adı verilen M.Ö. 2000 yılına ait olduğu hesap edilen bir bayan mumyası çok dikkat çekmektedir. Bu mumya 4000 yaşındadır ve iç organları bile çıkartılmamıştır ve Mısır mumyalarından çok daha iyi durumdadır. Bazı mumyaların üzerinde ise ameliyat izleri bulunmaktadır. At kılı ile dikiş atılmıştır. Bu bilinen en eski tıbbi operasyondur.
Uygur Piramitleri // Türk Piramitleri Grubundaki Metindir...
Bu piramitlere Google Earth'den bakmak isteyenler için;
1: size 222 x 217 m, 34°20'17"N 108°34'11"E
2: size 153 x 158 m, 34°21'47.16"N 108°37'49.80"E
3: size 149 x 155 m, 34°21'42.48"N 108°38'24.36"E
4: size 155 x 154 m, 34°22'29.64"N 108°41'51.36"E
5: size 219 x 230 m, 34°23'52"N 108°42'43"E
6: size 126 x 149 m, 34°14'09.00"N 109°07'05.00"E
7: bigest 160 x 167 m, 34°10'45.00"N 109°01'41.00"E
8: size 354 x 357 m, 34°22'52"N 109°15'12"E
On altı piramitten oluşan merkez kompleksin en büyüğü Beyaz Piramittir. Bu bölge yasak bölgedir. Çinli yetkililer bu bölgede bilimsel araştırmalar yapılmasına kesinlikle izin vermemektedir ve bu piramitler gizlemeye çalışmaktadır. Birçok piramit toprakla kaplanmış ve üzerlerinde yaz kış yaprağını dökmeyen ağaçlar yetiştirilmiştir. Bütün bu çabalar gerçeği gizlemeye yetmemektedir. Piramitlerin taş girişleri ise oldukça belirgindir. Birçok piramit tahrip edilmiş ve kaderlerine terk edilmiştir. Bazı piramitler Orta Amerika piramitleri gibi düz bir tepe yapısına sahiptir. Bu piramitleri ilk olarak 5000 yıllık bazı Çin metinlerinde görmekteyiz. Piramitlerin bazılarının üzerlerine, sürekli yeşil kalan, yaprak dökmeyen türden ağaçların dikilmiş olması bu yasağı anlamlı kılıyor. Çünkü hiçbir devlet kendi geçmişine ait olan bu kadar önemli yapıları yok saymaz. Bu hem tarihi açıdan hem de turizm açısından o ülkeye zarar vermek demektir. Buradan anlıyoruz ki, bu piramitlerin Çin tarihi ile bir ilişkisi yoktur. Asya'da bulunan ve eski Türk toprakları üzerinde yer alan bu eserler tabi ki Ön-Türklerle ilgilidir. Mevcut tarihi bilgiler bu durumu teyit etmektedir. Bu bölgenin Kadim Türk toprakları olduğu şüphesiz bir gerçektir. Bu durum Çin kaynaklarınca da teyit edilmektedir.
Beyaz piramit ilk olarak 2. Dünya savaşı sırasında Hindistan'dan Chungking'e C-54 uçağı ile malzeme taşıyan Amerikalı pilot James Gaussman tarafından gözlenmiştir. Pilotun dönüşü sırasında motorlarından birisi arızalanmış ve alçak irtifaya inmeye karar vermiştir. Dağlık bölgede alçak uçuş yapmak zorunda kalan Gaussman, düz bir vadiye ulaşmış ve parlak devasa bir piramit keşfetmiştir. Muhtemelen Keops gibi beyaz piramitte kireç taşı ile kaplı idi. Gaussman'ın en çok dikkatini çeken nokta ise piramidin tepe taşı olmuştur. Öyle ki Gaussman tepe taşının kristalden olduğunu düşünüyordu. Piramidin etrafında üç tur attıktan sonra üssüne doğru yönelmişti. Üssüne verdiği istihbarat raporunda piramidin çevresinde hiçbir şey görmediğini söylüyor ve "Çıplak arazi içinde büyük bir piramit duruyordu. Onun çok eski olduğunu tahmin ettim" diyordu ve "Onu kim inşa etti? Neden inşa edilmişti? İçinde ne var?" diyerek sorularla raporunu bitiriyordu. Uçağından çekmiş olduğu fotoğraf 1957 yılında ilk olarak "Life" dergisinde yayınlanmıştır. 1994 yılından sonra ise başta Beyaz Piramit olmak üzere diğer piramitlerinde fotoğrafları birçok yayın kuruluşu tarafından defalarca yayımlanmıştır.
1994 yılında bu bölgeye araştırma yapmak için giden Alman bilim adamı Hartwig Hausdof birçok fotoğraf çekmiş ve bu fotoğrafların bir kısmının yayınlanmasına izin vermiştir. Görülüyor ki Hausdof'ta Çinlilerin gizlilik yasağına uymuş ve bu konuda basit bilgiler dışında açıklama yapmamıştır. Hausdorf'a göre piramitlerin yapım tarihi en az M.Ö. 2500'ler civarıdır. Piramitlerin içerisinde Ön-Türlere ait olduğu varsayılan ve mısır mumyalarından daha iyi mumyalanmış cesetler ve yazıtlar üzerinde araştırma yapılması Çin Halk Cumhuriyeti tarafından yasaklanmıştır.
Hausdorf Çin'e kadar giderek yaşadıklarını yazdı : "Mart 1994'te Çin'e gittim. Orta Çin'de Shensi Eyaleti'ndeki Xian şehri çevresinde bulunan yasak bölgeleri gezdim ve burada masalsı 6 piramit buldum. Ekim 1994'te bölgeye tekrar geldiğimde video kameramı yanıma aldım ve yürüyerek 18 dakikalık bir uzaklıktan bazı resimler çektim. Daha sonra evde incelediğimde arka planda birçok piramit görebildiğimi fark ettim. Ve bugüne kadar 2000 km²'lik bir alanda 100'den fazla piramit saydım!
Piramitlerin bazıları şu anda kötü durumda. Çünkü bu yapılar, burada yaşayan insanlar ve çiftçi aileler tarafından yağmalanmış ve zarar verilmiş. Piramitler genelde taştan değil toprak ve kilden yapılmışlar ve bazı çiftçiler piramitlerin parçalarını, evlerini ve çiftlikleri için alıyorlar. Aslında bu hoş bir şey değil ama gerçek böyle. Bu hayret verici eserleri incelemeye devam etmek için izin almak istedim fakat gerçekten çok zorlandım. Çin hükümeti piramitleri gerçekten iyi koruyor ve kesinlikle kazı yapılmasına izin vermiyor. Çinli arkeolog Profesör Xia Nira kazıların yeni nesillerden yetişen ve yetişecek olan Çinli bilim adamlarının görevi olacağını söylüyor. Daha da ilginci, Çin Hükümeti şu aralar piramitlerin üzerinde hızlı büyüyen kozalaklı ağaçlar yetiştiriyor. Böylece 20 yıl sonra şöyle söyleyecekler : "Ne piramitleri? Onlar sadece üzerinde ağaçların yetiştiği doğal tepeler." Ama benim asıl merak ettiğim şey, neyi örtbas etmeye çalıştıkları...
Bildiğim tüm piramitler, Qin Chuan ovasında ve biri hariç yükseklikleri 25 ile 100 metre arasında değişiyor. Diğer piramitlerin hepsinden farklı olan bu piramit, Qin Lin vadisinin kuzeyinde "Büyük Beyaz Piramit" adıyla biliniyor. Gerçekten de çok büyük, yüksekliği yaklaşık 300 m. söyleyebileceğim tek şey, bunun Çin piramitlerinin anası olduğudur. Belki de Çin hükümeti, benim oraya gitmemi bu yüzden reddetti. ayrıca Çinliler bu büyük vadiyi uzay çalışmaları için kullanma niyetinde de olabilirler. Böylece bu vadi kesinlikle yasaklanmış bir yer olacaktır. Bence Çinliler Amerikalılardan çok daha paranoyak.
Bilindiği kadarıyla Mısır uygarlığından çok önceleri mükemmel bir şekilde ilk insan mumyalayanlar Altay Türkleridir. Bugün Saklı Piramitlerin bulunduğu bölge ise Mu kıtası araştırmalarıyla ünlü ve naacal tabletlerini okuyan araştırmacı James Churchward'ın verdiği bilgilere ve çizdiği haritaya göre "Büyük Uygur İmparatorluğu" bölgesidir. "Çin efsaneleri Uygurların 17.000 yıl önce uygarlıklarının zirvesinde olduklarını anlatır. Bu Piramitler "Büyük Uygur Türk İmparatorluğu" zamanında yapılmış piramitlerdir. Yıpranmışlıkları dikkate alınırsa, yapım tarihleri M.Ö. 5000 - 15.000 tarihleri arasında olduğu söylenebilir. Çünkü bu zaman aralığı Büyük Uygur Türk imparatorluğunun medeniyetinin parlak dönemleridir.
Bu bölge Uygur-Türk Bölgesidir ve piramitlerin tahmini yaşı uyarınca (Piramitlerin incelenmesine izin verilmediği için sadece tahminlerde bulunulabiliyor) Türkler tarafından yapıldığı düşünülmektedir. Yine bu Piramitlerin içerisinde Proto-Türk yazılarının olduğu tahmin edilmektedir. Çinlilerin kendi atalarına ait olmayan bu eserleri dünyadan gizlemeye çalışmalarını da onların bakış açılarına göre anlayabiliyoruz. Sonuçta insanlık tarihinin yeniden yazılması gerekebilir. Bu durumda birçok gerçek değişecektir ve haliyle yerleşik otoriteler bu değişikliği istememektedir. Çinli yetkililer "Turfan"da bulunan mumyalar üzerine bazı açıklamalar yapmakla yetinmişlerdir. Bu açıklamalarda ise şu bilgiler veriliyor: "Turfan mumyaları eski Mısır mumyalarından çok farklı ve teknik olarak Mısır mumyalarından daha mükemmeldir." Daha sonra Mısır mumyaları ile karşılaştırmalar yapılmış ve Turfan mumyalarının üstünlüğü bilimsel olarak ta ispat edilmiştir. Eldeki birçok veriye dayanarak bugün rahatlıkla söyleyebiliriz ki "Mumya kültürü Türkler tarafından ilk olarak kullanılmış ve geliştirilmiştir. Mısır uygarlığını geri planda bu kültür açısından besleyen bir alt yapının olmadığı bilinmektedir. Mumyalama kültürünü ve tekniğini bulan ve geliştiren Türklerin bu kültürü Mısır halkına öğretmiş olması muhtemeldir. Aynı şekilde Piramit bilgileri de Mısırlılara Türkler tarafından öğretilmiş olabilir.
Urumçi mumyaları ise başlı başına birer şaheserdir. Öyle ki urumçi de bulunan ve "Lolan" adı verilen M.Ö. 2000 yılına ait olduğu hesap edilen bir bayan mumyası çok dikkat çekmektedir. Bu mumya 4000 yaşındadır ve iç organları bile çıkartılmamıştır ve Mısır mumyalarından çok daha iyi durumdadır. Bazı mumyaların üzerinde ise ameliyat izleri bulunmaktadır. At kılı ile dikiş atılmıştır. Bu bilinen en eski tıbbi operasyondur.
Uygur Piramitleri // Türk Piramitleri Grubundaki Metindir...
Bu piramitlere Google Earth'den bakmak isteyenler için;
1: size 222 x 217 m, 34°20'17"N 108°34'11"E
2: size 153 x 158 m, 34°21'47.16"N 108°37'49.80"E
3: size 149 x 155 m, 34°21'42.48"N 108°38'24.36"E
4: size 155 x 154 m, 34°22'29.64"N 108°41'51.36"E
5: size 219 x 230 m, 34°23'52"N 108°42'43"E
6: size 126 x 149 m, 34°14'09.00"N 109°07'05.00"E
7: bigest 160 x 167 m, 34°10'45.00"N 109°01'41.00"E
8: size 354 x 357 m, 34°22'52"N 109°15'12"E
Çarşamba, Eylül 02, 2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












